Benim bu gezegene geldiğim yıllardı, 60’ların sonu... Çoğu insan sıcak yatağında uyurken bir adam, birkaç küçük fareyi bolluk içinde yaşayacakları yeni yapay yuvalarına bırakıyordu.
Evren 25 (Universe 25) deneyi, hayvan davranışlarını inceleyen bilim insanı (Etolog) John Calhoun tarafından 1970’lerde gerçekleştirildi. Evren 25, bolluk içindeki bir toplumun kendi kendini nasıl yok edebileceğini gösteren, bilim tarihinin en ürpertici sosyal deneylerinden biriydi. Calhoun, sekiz beyaz fareyi sınırsız yemek, su ve barınma ihtiyaçlarının karşılandığı, yırtıcıların olmadığı ve hastalık riskinin sıfırlandığı harika bir ortama yerleştirmişti.
Başlangıçta fare nüfusu her 55 günde bir ikiye katlanarak hızla arttı. Ancak mekân sınırlıydı ve 4.000 bireyin yaşayabileceği deney alanında nüfus 2.200’e ulaştığında sosyal yapı geri dönülemez şekilde bozulmaya başladı. Alan daraldıkça fareler arasındaki normal sosyal etkileşimler yerini kaosa bıraktı.
Baskın erkekler bölgelerini koruyamaz hâle geldi, dişiler yavrularını terk etti veya onlara saldırdı. Hiçbir sebep yokken ortaya çıkan saldırgan davranışlar ve yamyamlık başladı. En ilginç grup ise hiçbir kavgaya karışmayan, çiftleşmeyen, sadece beslenen, uyuyan ve tüylerini düzelten bir grup erkek fareydi. Bu fareler toplumsal görevlerinden tamamen çekilmişlerdi.
Calhoun’a göre fareler fiziksel olarak ölmeden önce ruhen ölmüşlerdi. Öğrenme, sosyalleşme ve nesli devam ettirme yetilerini kaybettiler. "Fare Ütopyası" olarak başlayan deney alanı, son farenin ölümüyle tam bir sessizliğe büründü.
Bu deney, güvenliği ve fiziksel ihtiyaçları karşılanan bir toplumun, amaç ve sosyal roller yok olduğunda nasıl da çöküşe sürüklendiğine dair güçlü bir uyarı niteliğindedir. Fare toplumunda gözlemlenen bu dönüşüm, insan toplumu için de geçerli olabilir mi? Evren 25 deneyinde elde edilen veriler, bilimin bizlere sunduğu paha biçilmez armağanlardır. Aynı kötü sona uğramamak için bu verileri anlamalı ve çok iyi değerlendirmeliyiz.
Olan biteni anlayabilmek için mikrodan makroya ve makrodan mikroya zihinsel bir yolculuk yapalım. Bakalım kodları okuyabilecek miyiz?
Dalgalar, döngüler ve fraktallar oldum olası ilgimi çeker. Gençliğimin fazla meraklı dönemlerinde yaşamın işleyişini; matematiğin üstüne bu sihirli üçlüyü ekleyerek bulmaya çalışırdım. Sonraları frekanslar, titreşimler, ritimler, akışlar, kaos içinde uyumlar, altın oran ve spiral yapılar da eklendi odağıma. Gerçeği ve anlamı ararken yol gösterici olabileceklerini düşündüm. Burada teoloji, spiritüel öğretiler ve ezoterizmden bahsetmiyorum. Bu sadece bilim; bize saf gerçeği sunan yol gösterici...
Sandığımız gibi sessiz bir boşluk değildir evren; devasa bir senfonidir aslında. Bu senfoninin notaları dalgalar ve döngülerdir. En küçük atom altı parçacığın titreşiminden galaksilerin sarmal kollarına kadar her şey birer ritim... İnsanlık tarihi de bu kozmik ritmin bir parçasından başka bir şey değil. Bizler evrenden bağımsız birer gözlemci değiliz. Onun periyodik hareketlerinin birer yansımasıyız.
Modern insanlar olarak "zamanı", başı ve sonu olan düz bir çizgi olarak algılama eğilimindeyiz. Oysa doğa önümüze döngüselliği koyar. Mevsimlerin döngüsü, suyun buharlaşıp tekrar yeryüzüne inmesi; varlığın çizgisel değil, dairesel bir devinim içinde olduğunu kanıtlar. Uygarlıklar da tıpkı bu doğal süreçler gibi ortaya çıkar, yükselir, doruk noktasına ulaşır ve ardından kaçınılmaz bir duraklama ile çöküş dönemine girer. Ancak bu çöküş bir son değil, bir sonraki dalganın hazırlık evresidir.
Dalgalar, evrendeki bilginin ve enerjinin iletim biçimidir. Işık ve ses birer dalgadır ve belki de toplumsal değişimler de sosyolojik dalgalardan ibarettir. İnsanlık tarihi boyunca Tarım Devrimi, Sanayi Devrimi ve Bilişim Devrimi gibi büyük devrimler oldu. Bizim bu devrimlerimiz de insan bilincinin evrensel dalga boyuyla uyumlanma çabası olabilir mi? Her büyük dalga bir öncekinin üzerine gelir ve daha karmaşık bir yapıyı beraberinde getirir.
Doğanın ve uygarlığın bu karmaşıklıklarını çözmek için fraktallara bakabiliriz. Fraktallar, bir şeklin her parçasının bütünle aynı özelliği taşıdığı, sonsuza giden iç içe geçmiş yapılardır. Çam kozalağına, kara lahanaya, kar tanesine ya da bir ağacın dallarına baktığımızda benzerlikleri görürüz. İlk bakışta görünen şekilsel benzerlik ve bilimden başkasının gösteremediği özde benzerlik...
Uygarlık döngüsü ile evrensel işleyişin benzerliği de fraktal yapılardır. Bir bireyin uyanış, üretim, dinlenme gibi günlük yaşam döngüsü, bir ulusun yüzyıllık tarihsel döngüsüyle ve insan türünün binlerce yıllık evrimsel döngüsüyle benzerdir. Birey, toplumsal yapıda temel birimdir. Toplum, bireylerin etkileşiminden doğan daha büyük bir fraktal kümedir. Evren, tüm bu kümeleri kapsar ve kendini sürekli tekrar eden ana yapıdır.
Bugün insan toplumu, dijitalleşme ve yapay zekâ ile yeni bir fraktal genişlemenin eşiğinde duruyor. Bilgi daha hızlı yayılıyor ve en uzak uçlara ulaşma olasılığı ivme kazanıyor. Eğer evrensel işleyiş döngüsünü anlayabilirsek, kendi uygarlığımızın krizlerini de birer yıkım olarak değil, birer faz değişimi olarak görebiliriz.
İnsanlığın uygarlık yürüyüşü, evrenin devasa dokusuna işlenmiş bir fraktal desen olamaz mı?
Dalgaların bizi fırlatması yerine ritmine uyum sağlayarak üzerinde sörf yapamaz mıyız?
Döngülerin öğretisinden ders çıkararak küçük parçadaki bütünlüğü kavrayıp ve ondan yararlanamaz mıyız?
Bütün bunlar bizi sadece bilimsel olarak değil, ruhsal ve felsefi olarak da evrenle bütünleştirmez mi?
Bizler evrenin kendi kendisini deneyimleme ve test etme biçimi olabilir miyiz?
Yoksa Evrenin mikro laboratuvarı mıyız?
Fare toplumundan daha zeki olduğumuzu düşünsek de kolektif zekânın birey zekâsından daha düşük olabileceğini ve ileriye gitmeyi bırakıp geriye gitmek isteyebileceğini bilerek dikkatli olmalıyız. Geriye gitmeyi benimseyen bir toplum zamanla kolektif zekâ bakımından fare toplumuna yakınlaşabilir. Bu yüzden geriye gitmek isteyenlere ve toplumu aşağıya çekmeye çalışanlara toleransımız sıfır olmalı. Onlara engel olmak normal zekâlı her bireyin ilk ve en önemli görevi olmalıdır.
Bilinç düzeyi yüksek bir tür olarak toplumsal yapımızı farelerden daha iyi koruyup geliştirebilme yeteneğine sahibiz. Bugün üzerinde yaşadığımız ve bir anlamda “deney alanımız” olan dünyanın fare ütopyasına dönüşmemesi için bilincimizi, zekâmızı ve iletişim becerilerimizi tam kapasite ile kullanmak zorundayız. Çünkü şu an elimizde sadece mavi gezegenimiz var ve henüz alternatifini bulabilmiş değiliz. Daha da önemlisi; insan toplumu olarak Evren 25’in hangi aşamasında olduğumuza bakma gereği bile duymuyoruz.
Sahi, neresindeyiz Evren 25’in?