Bir zamanlar pencerelerimiz vardı; dışarıya, komşuya, sokağa açılan. O pencerelerin önünde yoğurt kabında, peynir tenekesinde açan çiçekler olur, biz de dünyayı o çerçeveden izlerdik.
Bilirdik ki yan komşunun penceresi başka bir sokağa, karşı binadaki emekli öğretmenin penceresi ise daha başka bir sokağa bakıyor. Şimdilerde ise herkesin elinde cam parçasından ibaret bir telefon ekranı, masanın üstünde biraz daha büyükçe bir bilgisayar ekranı ve salonun en önemli köşesine kurulmuş bir televizyon ekranı var.
Çokluğu sunmaya söz verip tekliği sunan dijital pencereler...
Yaşama en çok bu pencerelerden bakıyoruz.
Bir de bizleri kutuplaştırıp gemisini yürütme peşinde olanların ittiği tarafta küçük pencerelerimiz var.
Bazen görmemizi istediklerini görürüz, bazen görmek istediklerimizi.
Bütün bunlardan çok fazla etkileniyoruz. Bir anlamda bize sunulan ve görmekten haz aldığımız şeylerin dışındakilere karşı kör oluyoruz.
İnternette anonim olarak dolaşan bir söz vardır:
“Körlüğün en tehlikeli hali, kendi bakış açını tek gerçeklik sanmaktır.”
Bazen Saramago’ya, bazen Nietzsche’ye yakıştırılır bu özlü söz.
“Kendi bakış açımızın tek gerçeklik olduğuna inanmak…”
Çok iddialı, tehlikeli ve sarsıcı. Kendimizi -taşlarını kendimizin döşediği- zihinsel bir hapishaneye kapatmak…
Nobel ödüllü Saramago, ünlü Körlük romanında bizi bembeyaz bir boşluğa hapsederken aslında fiziksel bir engelden bahsetmiyordu; bize zihinsel bir katılık otopsisi yapıyordu.
"Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük. Gören ama görmeyen körler" derken tam da bugünkü halimizi tarif ediyordu.
Peki, nedir bu "gören ama görmeyen" halimiz?
Eğer sadece bizim gibi düşünenleri takip ediyor, sadece kendi mahallemizin dedikodusuyla besleniyor ve kendi doğrularımızı evrensel yasa sanıyorsak geçmiş olsun; Saramago'nun beyaz körlüğü çoktan ruhumuza bulaşmış demektir.
Kendi penceremizden gördüğümüz manzara o kadar ikna edicidir ki, yan binadaki adamın "neden" farklı gördüğünü merak bile etmeyiz. Hatta o farklı görüyorsa kesin yanlış görüyordur, değil mi?
Burada sahneye felsefenin "çekiçli adamı" Nietzsche girer. O buna "Perspektivizm" der. Yani dünya bir merkeze sahip değildir; sayısız yorumun, bakış açısının çarpıştığı bir meydandır.
Nietzsche, bir konuya ne kadar çok (sayıda) gözle bakarsak o nesnenin gerçekliğine o kadar yaklaşacağımızı söyler.
Kendi doğrusuna tapan adam, Nietzsche’nin deyimiyle "entelektüel dürüstlüğünü" kaybetmiştir.
Gerçek tekil değildir; bakış açısına bağlıdır.
Burada ben de biraz sarsılıyorum. Acaba günümüzün hastalığı "alternatif gerçeklik" bu tanıma girer mi? Sanmam; ama kutuplaşmadan beslenen sahtekâr siyasetçilerin bunu tepe tepe kullanacaklarından eminim. Neyse ki onların Nietzsche’yi okuma olasılığı yok denecek kadar az.
Bu sarsıcı anlatının ve Saramago’nun yazdıklarının güçlü bir biçimde kullanıldığı bir gelişme oldu: Yapay zekâ.
Yapay zekânın eğitilmesinde farklı teknikler geliştiriliyor. Sözlü, yazılı, görsel birçok içerik yapay sinir ağlarına -doymak bilmeyen bir fili besler gibi- sürekli veriliyor. Yapay zekâ, verileri anlamlandırmak ve en doğru sonuca varmak için minik parçalara ayırıyor, binlerce kez farklı açılardan bakıyor ve sonra birleştirerek sonuca varıyor. Diyor ki: "Bana gösterdiğiniz resimde bir köpek var."
O şeye köpek demek için kulağını onlarca parçaya ayırdı ve kaydetti. Kuyruğunu, gözünü, dilini, dişini, duruşunu ve hareket tarzını hem küçük parçalara ayırdı hem de her köpek türünü onlarca açıdan gördü. Şimdi artık doğru noktaya ulaştı. Gerçeğe ulaştı ve “Bu bir köpek” dedi.
Farklı bakış açılarını kullanmadan gerçeğe ulaşamamıştı. Artık yanılmıyor çünkü her açıdan baktı.
Peki, biz insanlar bunu yapabiliyor muyuz?
Bir şehir plancısı parka baktığında “Burası 3.000 metrekare yeşil alandır” der. O sırada bir yazar: “Ne güzel ve ilham verici bir yer” deyip yazmaya başlar. Bir çocuk içinse uçsuz bucaksız bir macera alanıdır park.
Hangisi daha gerçek?
Eğer sadece bir araştırmacı titizliğiyle bakarsak parktaki o kuş seslerinin yarattığı huzuru kaçırırız. Sadece romantik bir şair gibi bakarsak o parkın kuruyan toprağını ve çevresel dengenin bozulduğunu göremeyiz. Hep bir şeyleri yakalarken bir şeyleri kaçırıyoruz. Çünkü her açıdan bakma olasılığımız yok. Sağlıklı kolektif bakışı geliştirememişiz.
İşte en tehlikeli körlüğümüz burada başlıyor.
Kendi gördüğümüzü çıplak gerçeklik sanıyoruz.
Ünlü düşünür Stephen Covey’in dediği gibi: “Dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz.”
Biz; aldığımız eğitimle, yediğimiz darbelerle, yaşadığımız mahalleyle ve en çok da korkularımızla şekilleniriz. Şekillendiğimiz gibi de davranırız.
Tartışmalarda "Gerçek budur!" diye masaya yumruğumuzu vurduğumuzda aslında sadece “Benim gözlüğümden görünen budur!” diye bağırıyoruz.
Kendi doğrumuzun konforlu koltuğundan kalkıp başkasının rahatsız edici perspektifine geçmek zordur. Zor sorular sormamız gerekir kendimize: "Bu konuya benim dışımda, benden tamamen farklı acılar çekmiş biri nasıl bakardı?"
Gerçek bilgelik, kendi körlüğümüzün farkına vardığımız o an başlar. Evrenimiz tek bir pencereden görülemeyecek kadar geniştir.
Pencereleri artıralım, bakış açımızı genişletelim, bol bol empati yapalım, bol bol kitap okuyalım. Yoksa hepimiz kendi doğrumuzun karanlığında boğulup gideceğiz.