Antalya’da bir kahvehanede okey masasının başında Mars’a gitme hayalleri kuranları görünce önce güldüm, sonra derin bir iç çektim. Elon Musk’tan falan bahsediyorlar. O da kim oluyor, ne anlarmış. Bizimkiler ‘çifte’ giderken Kızıl Gezegen’e rezervasyon yaptırıyorlar. Ama bu olay, aslında milli sporumuzun bir özeti: Uygulamada sıfır, iddiada dünya markası olmak.

Bizim insanımız mucizedir. Kahvede çayını yudumlarken; "Ben o takımın başında olsam şampiyon yapardım," der, "O uçağı ben uçursam mahallenin üzerinden alçak uçuş yapıp yengene selam çakardım," der. Hatta hızını alamayıp, "Profesör de kimmiş, ben istesem o icadı evdeki pürmüzle yaparım," diyecek kadar vizyonerdir!

Okey Masasında Astronot Olmak Kolay tabi. Sevgili kahvehane halkı masada birbirlerinden taş çalma hesabı yaparken atıp tutuyorlar, sallayıp duruyorlar. “Astronot ne yapıyor oğlum, senin benim gibi insan işte. Biniyor uçağa gidiyor işte. Ne var bunda, ben de giderim. Baktım dünya tehlikeye girmiş; giderim Amerika’ya; ya NASA’ya ya da Elon’un oraya dalarım. Gizli saklı dalarım o uzay aracına, basar giderim. Olmadı mürettebattan birini indirir, onun elbiselerini giyer binerim o araca. Daha da olmadı bizim kankalarla beraber gidip ele geçiririz birini, basar gideriz. O muhteşem iş bilirlik ve özgüveni görünce Mars’a gitmek bayramda memlekete gitmek gibi bir şey sanırsınız.

O "uçan kaçan" ekibin bilmediği küçük bir detay var: Gerçek bir astronot olmak. Zor iş, öyle böyle değil, anlatılamaz. Hele o dayılara asla anlatamazsın.

Masada okey beklerken dizleri uyuşsa "Yandım anam!" diye bağırırlar. Oysa bir astronot, o daracık kapsülün içinde, kemik yoğunluğu her ay %1 erirken, günde 16 kez güneşin doğup batışını izleyip biyolojik saati altüst olmuşken "Hadi bir el daha dönelim" diyemiyor.

Siz bakmayın okey masasındaki taş çalan hilebazlara. Uzay yolu okeye dördüncü aramaya benzemez. Kahve köşesinden sallayanların bilmediği disiplin tablosuna şöyle bir bakmak gerekir bunu anlamak için.

Uzay programına girdiğinizde "Benim tansiyon biraz yüksek ama idare ederiz" diyemezsiniz. 140/90 kan basıncı sınırını geçemezseniz Mars’ı ancak Google Earth’ten izlersiniz. Bu işler için ciğer mi lazım, yürek mi? Ona bakmak lazım.

Öyle "Benim kafam basıyor" demek yetmiyor. Mühendislik ya da fizikte yüksek lisansın olacak, üzerine 1000 saat jet uçağı uçuracaksın. Bizimkiler daha ehliyet sınavında park ederken ter döküyor. Okul yolu ile uzay yolu işte bu kadar benzerdir değerli kahvehane halkı.

25 metrelik havuzda, üzerinde astronot kıyafetiyle (ki o kıyafet dünyada 100 kilo gelir) saatlerce suyun altında kalacaksın. Bizim kahvehanedekiler daha denize ayak parmaklarını yaklaştırınca "Su çok soğuk" diye başlıyorlar sızlanmaya. Olsun, yine de Mars falan basit kalır onlara, güneşe kadar gidip ona kafa tutmayı hayal edebiliyorlar.

Kumarcı dayının taş çalma taktiği Mars yolunda sökmez. Orada yerçekimi yok; kasların zayıflıyor, kalbin yoruluyor, radyasyon her an tepende. Kapalı bir kutunun içinde, sevmediğin ekip arkadaşının horlamasına altı ay katlanmak zorundasın. Üstelik orada "Dışarıdan bir lahmacun söyleyelim," deme şansın da yok! Uzayda "dayı" Geçmez. Şöyle bir parka çıkıp yürüyüş yapalım. Olur tabi buyur, ay tarafına mı yürüyelim, dünya tarafına mı?..

Antalya’daki o masada okey taşlarıyla, iskambil kağıtlarıyla dans edenler ve "Ben olsam daha iyi yaparım" diyen tüm kahvehane filozoflarımıza bir mesajım var:

Dünya, oturduğu yerden başkasının emeğini küçümseyenlerle dolu. Ama tarih, o okey masasından kalkıp; disiplinle, bilgiyle ve alın teriyle o roketin koltuğuna oturanları yazar.

Mars’a gitmek bir "iddia" değil, bir "irade" meselesidir. Bugün başlasanız en az 10 yıl hazırlanmanız gerekir. Hem de çok zorlu parkurlarda hem beyin, hem beden, hem bütün yaşam biçimi uyum sağlayacak. Öyle kolay değil o işler.

Ama biz kolayını bulmuşuz. Ağzımızla her yere gidiyoruz. Tabi canım, şimdi kim uğraşacak? Yarın sabah buluşalım “Rıfkı” oynayacağız. Yancı mancı da istemiyoruz ha. Çok uçmak isteyen de yasaklıyla, sakallıyla uçup gidiyor zaten. Boşveer...

Hadi şimdi okeyleri toplayalım da, hesabı kim ödüyor onu konuşalım. Bu yancılar da nereden çıktı kardeşim ya, 8 tane çay içmişler...