Bütün yaşamını İstanbul’da geçirmiş orta yaşlı eğitimli bir kadın yıllar sonra memleketi Trabzon’a gitmiş. Bir manava girmiş.
“Rica etsem 1 kilogram domates verir misiniz?” Satıcı şöyle bir bakmış ve domatesleri poşete koyup tartmış. “Teşekkürler ederim, size zahmet olmazsa 1 kilogram da soğan almak istiyorum.” Manav yine şöyle bir bakmış. “Ay çok sağ olun, 1 kilogram da biber almak istiyorum, lütfen.”
Manav biberi de tarttıktan sonra kadına dönmüş: “Ne yalvarıyon Abla, paran mı yok?” demiş.
Dünya, doğru düzgün yürümeyi bilenlerle, yolları sadece kendine ait sananların bitmek bilmeyen mücadelesine sahne oluyor.
Ancak son yıllarda bu mücadelede bir taraf ağır yaralı. İyi yetişmiş, nezaketi bir yaşam biçimi olarak benimsemiş, ‘lütfen’ demeyi bir erdem sayan o azınlık. Geldiğimiz noktada acı bir gerçekle yüzleşmek zorundayız; aşırı tevazu, vasat insanın iştahını kabartan bir davetiye, cahilin ise karşısındakini ezmek için kullandığı bir basamak haline geldi.
Eğer nezaketiniz, karşınızdakine size saygısızlık yapma cesareti veriyorsa, orada bir erdemden değil, bir sosyal intihardan bahsetmek gerekir.
Cahil neden haddini bilmez?
Cahili tanımlarken sadece bilgi eksikliğinden bahsetmiyoruz; asıl mesele hadsizlik ve empati yoksunluğudur. Cahil insan, evrenin merkezine kendi dar bakış açısını yerleştirir. Onun dünyasında nezaket, bir güç göstergesi değil, bir zayıflık itirafıdır. Birisi ona karşı alçakgönüllü davrandığında, bunu o kişinin kendi eksikliğini kabul etmesi olarak yorumlar.
Psikolojide "Dunning-Kruger Etkisi" olarak bilinen durum tam da budur.
Yetkin olmayan insanlar, kendi yetersizliklerini göremeyecek kadar yetersizdirler.
Siz ona "Belki ben yanılıyorumdur, bir de şöyle mi baksak?" dediğiniz an, o sizin yanıldığınızdan emin olur ve kendi yanlışını mutlak doğru ilan eder. Cahil, alçakgönüllülüğü bir teslimiyet bayrağı sanır. Sizin sessizliğinizi cehaletinizle, sabrınızı ise korkaklığınızla karıştırır. Ona göre nezaketle konuşan kişi, sesini yükseltemediği için öyle davranıyordur. Bu yüzden, siz geri çekildikçe o üzerinize gelir. Siz alan bıraktıkça o otopark mafyası gibi ruhunuza çöreklenir.
Peki, donanımlı ve iyi yetişmiş insan neden bu kadar toleranslıdır? Çünkü o, bilginin ve görgünün ağırlığını taşır. Bilir ki; bağırmak haklılığı ispatlamaz. Terbiyesi, karşısındakini utandırmaktan çekinmesine neden olur. "Şimdi ben buna haddini bildirsem, onun seviyesine düşer miyim?" sorusu, nezaketli insanın en büyük prangasıdır.
İyi yetişmiş insan, çatışmadan kaçınmayı bir asalet göstergesi sayar. Ancak bu asalet, karşısındaki kişi tarafından "vurun abalıya" şeklinde algılandığında, psikolojik bir aşınma başlar.
Nasihat dinlemesi gereken, hayat tecrübesi olmayan, derinlikten yoksun kişi; bir de bakmışsınız ki size hayatın sırlarını veriyor, üstelik bunu yaparken parmağını sallamaktan çekinmiyor. Bu durum, nitelikli insanın zihninde şu soruyu doğurur: "Ben bunca eğitimi, bu görgüyü, bir cahilin egosu altında ezilmek için mi edindim?"
Bu adaletsiz denklemin insan ruhunda bıraktığı hasar büyüktür. Sürekli saygısızlığa maruz kalan, nezaketi suistimal edilen bireyde bir süre sonra duygusal nasırlaşma başlar. Eskiden her şeye tebessümle yaklaşan o kişi, zamanla sertleşir, mesafeli ve hatta saldırgan bir tutum takınabilir. Bu, bir kötü niyet değil, bir savunma mekanizmasıdır.
İnsanlar, tevazularının suistimal edildiğini anladıkları an, nezaketi bir kenara bırakıp ‘hayatta kalma’ moduna geçerler. Bu da toplumdaki o ince zarafetin kaybolmasına neden olur.
Herkesin birbirine bağırdığı, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kirliliğinde, "lütfen" kelimesi artık bir rica değil, duyulmayan bir fısıltı haline gelir.
Davranış biçimleri değiştikçe, toplumun estetiği de bozulur. Kibar insan, kabalaşmaya zorlandığı için mutsuzdur; kaba insan ise kibrinden dolayı zaten kördür.
Gelinen bu noktada, nezaketi korumanın yolu herkese hak ettiği yeri hatırlatmaktan geçer. Unutulmamalıdır ki; her kapıya aynı anahtarla girilmez. Bir bilgeye gösterilen tevazu baş tacı edilirken, bir hadsize gösterilen tevazu ona verilen bir kırbaçtır.
Eski bir deyiş vardır: "Çok tevazu gösterme, vasat insandan nasihat dinlersin." İşte bu yüzden, nezaketimizi bir zayıflık olarak değil, bir sınır olarak çizmeliyiz.
Cahile yerini bildirmek, ona bağırmak değildir; ona sizin sınırlarınızın içine girmesine izin vermemektir. Bilginin hiyerarşisi, nezaketin önünde durmalıdır. Eğer bir masada profesör ile bir cahil tartışıyorsa ve Profesör "Siz de haklı olabilirsiniz" diyorsa, o profesör bilime değil, cehaletin hükümranlığına hizmet ediyordur.
Aslında herkesin yeri bellidir.
Öğrenmeye niyetli olanın yeri, dinlemek ve sormaktır.
Donanımlı olanın yeri, öğretmek ve yönlendirmektir.
Hadsizin yeri ise, nezaket duvarına çarptığı an durduğu yerdir.
Nezaketi korumak için mesafe koymak şarttır.
Bu hafta sonu kendimize bir ayna tutalım. Kimlere karşı gereğinden fazla alçakgönüllüyüz? Bizim nezaketimizden kimler güç alıp bize parmak sallıyor?
Şunu bilmek gerekir ki; bazen en büyük nezaket, birine haddini bildirmektir. Çünkü haddini bilen insan, başkasının hakkına el uzatmamayı da öğrenir.
Alçakgönüllülük ve nezaket hazinedir. Ancak onu harcamayı bilmeyene verirseniz çarçur eder.
Hayatınızdaki ‘vasat’ istilasını durdurmak için gerekirse o ‘lütfen’leri biraz rafa kaldırın. Kimse sizin sabrınızın sınırlarını deneme tahtası olarak kullanamasın. Unutmayın; dünya, ancak iyi insanların dik durabildiği ve nezaketlerini bir kalkan gibi kullanabildiği zaman yaşanabilir bir yer olacaktır.
Nezaketiniz asaletiniz olsun, ama asla esaretiniz olmasın.