Yazmaya başladığım ilk dönemlerde daha çok Antalyaspor ve futbol üzerine yazılar yazıyordum. Sonrasında mesleğimin de getirdiği sorumlulukla tarıma yöneldim. Uzun zamandır da ağırlıklı olarak tarımı, üreticiyi, tarım politikalarını ve mesleğimin sorunlarını yazıyorum.

Ama bugün biraz tarımın dışına çıkmak istedim.

Biraz futbol, biraz Antalyaspor yazmak…

Aslında buna, bizzat bulunduğum yerde yaşanan bir olay neden oldu. Yaklaşık 6-7 yıldır aynı yerde, hemen hemen aynı arkadaş grubuyla Antalyaspor maçlarını izliyoruz. Farklı mesleklerden, farklı coğrafyalardan, farklı düşüncelerden insanlarız. Ama hepimizin ortak noktası aynı: Antalyaspor. Avrupa kupalarına gitmeyi son anda kaçırdığımız günlerde de birlikteydik, ligde kalmayı son haftalara bıraktığımız dönemlerde de… Sevindik, üzüldük, kızdık. Ama hep aynı yerde, yan yana Antalyaspor'u izledik.

Tribünde elbette zaman zaman tansiyon yükseliyor. Biz de bağırıyoruz, çağırıyoruz, hakeme kızıyoruz, futbolcunun yaptığı hataya tepki gösteriyoruz. Çünkü futbol biraz da böyle bir şey.

Ama yıllardır bulunduğumuz yerde mümkün olduğunca tribünü sakinleştirmeye, futbolu futbol kültürü içerisinde yaşamaya çalışan bir grubuz. Üstelik bulunduğumuz yer sahanın tam merkezine yakın. Antalyaspor'un stadını bilenler bilir; VAR ekranının bulunduğu bölümün hemen arkasında maç izliyoruz. Biz orada maç izlemeye başladığımızda VAR diye bir şey yoktu. Sonradan öyle bir yere VAR bölümü yapıldı ki, dünyanın başka bir stadında seyircinin görüşünü bu kadar engelleyen bir uygulama VAR mıdır bilmiyorum. Ama bulunduğumuz konumun başka bir özelliği var. Futbolcuların, hakemlerin, teknik heyetin ve saha kenarındaki görevlilerin reaksiyonlarını çok yakından görebiliyoruz.

Bu haftaki maçta da hoş olmayan bir olaya tam da burada şahit olduk.

Üç haftadır bireysel hatalar yapan ve performansı tartışılan kalecimize, yanımızda maç izleyen arkadaşımız tepki gösterdi.

Ama nasıl bir tepki?

Hakaret yok.

Küfür yok.

Sadece:

“Seni alkışlamıyorum.”

Bir taraftarın, takımının oyuncusuna bundan daha doğal bir eleştirisi olabilir mi? Fakat futbolcunun buna verdiği karşılık hiç de doğal değildi. Tribüne yönelmesi, çıkmaya yeltenmesi ve arkadaşımıza yönelik ağır, sinkaflı ifadeler kullanması hepimizi şaşırttı. Hemen ardından kaptan Veysel geldi ve takım arkadaşı adına özür diledi. Veysel kaptan olarak yapması gerekeni yaptı. Kendisine de bu davranışı nedeniyle teşekkür etmek gerekir. Ama mesele sadece kaptanın gelip özür dilemesiyle kapanacak kadar basit değil. Profesyonel sporculuk yalnızca fiziksel olarak hazır olmak değildir. Sporcuların zihinsel ve duygusal olarak da bu mesleğin gerektirdiği olgunluğa ulaşmaları gerekir.

Bir futbolcu kötü oynayabilir.

Hata yapabilir.

Gol yedirebilir.

Formdan düşebilir.

Bunların hepsi futbolun içerisinde var. Hepimiz kendi işlerimizde kötü günler geçiriyoruz. Hepimiz hata yapıyoruz, eleştiriliyoruz, zaman zaman başarısız oluyoruz. Ama bu, bize eleştiren insana hakaret etme hakkı vermiyor.

Hele ki karşınızdaki insan size hakaret etmiyorsa…

Evet, genç bir futbolcu. Neredeyse benim oğlum yaşında. Büyük bir sorumluluk taşıyor. Antalyaspor gibi bir kulübün kalesini korumak kolay değil. Baskısı var, beklentisi var, stresi var. Ama profesyonellik de tam burada başlıyor. İşini mümkün olan en iyi şekilde yapmak, eleştiriyi kaldırabilmek ve hata yaptığında bunun sorumluluğunu taşıyabilmek gerekiyor. Bence o gün yaptığı hareket sadece tribündeki arkadaşımıza karşı yapılmış bir yanlış değildi. Bir anlamda kendi kariyerine karşı da yapılmış bir yanlıştı. Umarım önümüzdeki maçta sahaya çıkar, iyi oynar ve bu kötü görüntüyü futboluyla unutturur.

Ama daha önemlisi, umarım arkadaşımızın yanına gelir ve özrünü kendisi diler.

O arkadaşımızdan özür dilemesi, aslında orada bulunan hepimizden özür dilemesi olacaktır.

Futbolun İçine Nefreti Sokmayalım

Hazır futboldan söz etmişken başka bir konuya da değinmeden geçemeyeceğim.

Kocaelispor-Amedspor maçında yaşananlar…

Amedspor da diğerleri gibi bir futbol kulübü. Kocaelispor da.

Sahaya çıkan futbolcuların işi futbol oynamak. Tribündeki insanların işi de takımını desteklemek.

Bir futbol karşılaşmasını etnik kimlikler, geçmişte yaşanan acılar, faili meçhul cinayetler ya da toplumsal hesaplaşmalar üzerinden bir nefret alanına dönüştürmenin kimseye faydası yok.

Hele geçmişin acılarını yeniden üreten, faili meçhul cinayetleri meşrulaştırdığı izlenimi veren ya da ırkçılığa kapı aralayan söylem ve davranışların tribünlerde yeri olmamalı.

Üstelik sahadaki futbolcuların bir kısmı belki Türkiye'de yıllar önce yaşanan olayların ne olduğunu dahi bilmiyor.

Onlar profesyonel futbolcular.

Formasını giydikleri takım için sahaya çıkıyor ve işlerini yapıyorlar.

Bu nedenle meseleyi sadece Kocaelispor taraftarları üzerinden de değerlendirmiyorum.

Aynı şey Amedspor taraftarları için de geçerli.

Aynı şey Antalyaspor taraftarları için de…

Aynı şey Türkiye'deki bütün kulüpler ve bütün tribünler için geçerli.

Kimden gelirse gelsin; ırkçı, ayrımcı, faşizan ve nefret üreten bir yaklaşım kabul edilemez.

Bir tarafın yaptığı yanlış, diğer tarafın yanlışını haklı çıkarmaz.

Futbolun içinde rekabet olsun.

Tartışma olsun.

Tezahürat olsun.

Kızalım, sevinelim, üzülelim.

Takımımız yenildiğinde sabaha kadar maçın kritiğini yapalım. Hakemi, teknik direktörü, futbolcuyu eleştirelim.

Çünkü futbol biraz da bunların hepsidir.

Ama futbolun içine hakareti, nefreti, ırkçılığı ve geçmişin acılarını soktuğumuz anda futbol olmaktan çıkıyor.

Ben yıllardır aynı tribünde Antalyaspor'u izliyorum.

Kazandığında seviniyorum, kaybettiğinde üzülüyorum.

Belki zaman zaman kızıyorum, bağırıyorum.

Ama ertesi hafta yine aynı yerdeyim.

Çünkü futbolu güzel yapan biraz da bu aidiyet duygusu.

Keşke bunu kaybetmesek.

Keşke birbirimize kızarken bile sınırlarımızı bilsek.

Ve keşke futbol…

Sadece futbol olarak kalabilse.

Ben sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severim.

Mustafa Kemal Atatürk