Turizmde sezon bitti, okullar açılıyor, ekonomideki kartlar yeniden karılıyor. Birçok sektörde büyük değişim yaşanırken, 12 aya yayılan tarım sektörü sorunlarıyla boğuşmaya devam ediyor.

İhracatta kilo bazlı düşüş yaşanırken, elde edilen gelir rekorlar kırıyor. Ancak baskılanan döviz kuru, artan maliyetler ve Dünya genelinde etkili olan enflasyon hesaba katıldığında aslında rakamsal olarak da bir artış olmadığını görüyoruz.

Tarım sektöründe, turizm ve eğitimde olduğu gibi bir örgütlenme almadığı için sorunlar hep ikinci planda kalıyor.

Artan enflasyonun sorumlusu çiftçidir. Çünkü ürettiği bir ürün, zam şampiyonu olmuştur.

Azalan ihracatın sorumlusu da tarım sektörüdür. Çünkü ürünleri çeşitli nedenlerle ihraç edilmeye elverişli değildir.

Pazarda cep yakan fiyatların tek müsebbibi zaten çiftçi. Pazar arabalarını doldururken söylenmeyi ihmal etmeyiz, ancak o ürünün o tezgaha gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğini hiç düşünmeyiz.

Hortum, sel, dolu gibi doğal afetlerde seraları zarar gören çiftçinin zararını rakamlarla ölçer, çekeceği eziyeti ve zararını gözardı ederiz.

Ancak çiftçinin gerçek sorunlarını hiçbir zaman görmeyiz.

Bir doğal afet yaşandığında, çiftçinin zararını sadece parasal olarak değerlendirir, devletin verdiği destekle tüm sorunların giderildiğini düşünürüz.

Aslında böyle olmadığını bilsek de, belki işimize geldiği için kolaya kaçarız.

Mesela çiftçinin Tarım Sigortası’nı neden yaptırmadığının hesabını sorarız sürekli.

Bilmiyoruz ki, Tarım Sigortası yaptırabilmek için seraların belirli fiziki şartlara uygun hale gelmesi gerekiyor.

Bu şartlara uygun sera hazırlamak, çiftçinin belki 4-5 yıllık kazancının toplamına eşit.

Bir serayı, zemininden çatısına kadar sigorta yaptırabilmek için öncelikle ciddi bir bütçe gerekiyor.

Zemininin, toprak yüzeyinden belirli ölçüde yüksekte olması, direklerin bazı standartlara uygun olması, kullanılan her ürünün belirli kaliteye uygun olması gerekiyor.

Tüm bunların olması için de, seranın bulunduğu alanın belli bir metrekareye ulaşması şart.

Antalya ve çevresindeki seraların yarısından fazlası büyüklük olarak bu standartlara uygun değil.

Tamamına yakını aile işletmesi olduğundan, miras yoluyla sürekli bölündüğü için, seralar standartlardan daha küçük.

Çiftçi hakettiği parayı kazanamadığı için seraların standartı düşük.

Üreticiyi acımasızca eleştirmek kolay…

Bir ürünün kilosuna ödediğimiz paranın tamamının üreticinin cebine gittiğini düşünmek ise basitlik.

Türkiye’de kapsamlı bir toprak reformuna ihtiyaç var.

Toprakların bütünleştirilmesi, sera standartlarının belirli ölçüye gelmesi ve sigorta sisteminin tam olarak devreye girmesi gerekiyor.

Yoksa üreticinin 10 liraya sattığı ürünü, pazardan 50 TL’ye almaya ve bunun faturasını çiftçiye kesmeye devam ederiz.

Uzmanların da dile getirdiği gibi, borcu olmayan çiftçi neredeyse yok.

Bu şartlarda çok az çiftçi serasını standartlara uygun hale getirebilir. Seralarda standartın istenen düzeye gelmesi ile Tarım Sigortası devreye girebilir.

Ancak Türkiye’de bu sisteme geçebilmek için uzun ve zorlu bir sürece ihtiyaç var.

Eğer Türk tarımının sorunlarını gerçekten çözmek istiyorsak, yeni ve köklü bir başlangıca ihtiyaç var.

Tabandaki çiftçiden, sektör temsilcilerine kadar, bürokratlardan Tarım Bakanı’na kadar ortak akılla bir tarım politikası belirleyip, uzun vadeli yol haritası ile sabırlı bir çalışmaya imza atmanın zamanı geçiyor.

Bunu yapmazsak enflasyonun, dövizin, doğal afetlerin ve aklımıza gelmeyen diğer olumsuzlukların faturasını haksız yere çiftçilere çıkarmaya devam ederiz.

Eylül ayındayız. Yayla üretimi bitti ve seralar yeniden hazırlanıyor. Son günlerde artan iflas ve konkordatolar için en sancılı sürecin başladığını sektör biliyor.

Değişmeyen sistem ve yüksek faiz ortamında iflas eden veya konkordato ilan eden büyük bir tarım firmasının bazen 100’lerce insanı doğrudan etkilediğini de biliyoruz.

Herşeyi biliyorsak, çözüm bulmak için neyi bekliyoruz?