2003 Yılında bir haftalık bir Mısır turuna katıldım. Mısır tarih ve coğrafya bilgilerimi tamamen altüst etti. Kahire’de 38 derece sıcaklıkta terlemeden dolaştığım zaman ve hatta kimi insanların takım elbise ve kravatla dolaştığını gördükten sonra, insan hayatı üzerinde hava sıcaklığının öneminin fazla abartılmış olduğunu anladım.
Çöl ve sıcaklık nedeniyle yaşamaya elverişli bir yer olmadığını düşündüğüm Mısır’ın, aslında yaşamak için en güzel yer olduğunu, insanların tarih boyunca burayı tercih etmelerinin boşuna olmadığını anladım.
Kahire Müzesinde ise Eski Mısır Uygarlığının büyüklüğünü, onun görkemi karşısında Grek ve Roma’nın çok basit kaldığını gördükten sonra bizdeki tarih ve coğrafya kitaplarının gerçeği yansıtmadığına kesinlikle kanaat getirdim.
Özellikle tarih kitaplarında insanın ve insanlığın bulunmadığını, tarihin hükümdarların, kahramanların, askerlerin kısaca yönetici kesimlerin tarihi olduğunu fark ettim. “Tarihin Tanımı” adlı kitabımı da bu amaçla sıradan insanı tarihe dahil etmek düşüncesiyle yazmıştım.
Ne Tayland ve Singapur’da gördüğüm ekvatoral ormanlar ne Strasburg’da gördüğüm Ren vadisi ne de Mısır’da gördüğüm çöl hayatı, coğrafya kitaplarının yazdığı gibi değildi.
Aslında bizde okunan tarih ve coğrafya kitapları batılılardan tercüme olduğu için, kitaplardaki bilgiler de onların neyi düşünerek ve hangi amaçlarla yazdıklarına göre değişiklik gösteriyordu.
Mısır gezisi de bu ve buna benzer yönleriyle düşünce yapımda değişimlere neden oldu. Ayrıca Türk imajı burada da düşüktü. Mısırlının Türkiye hakkındaki düşünceleri “Türkiye de bizim gibi bir üçüncü dünya ülkesi” biçiminde özetlenebilirdi.
Tüm bu gezilerde Türkiye’ye dışardan baktığım zaman, insanların içerde orta çağ tartışmalarından daha ilkel ve içi boş tartışmalarla, felaket senaryolarıyla kamplaştırılmış olduğunu, yolsuzluk, yoksulluk ve rüşvetin olağan bir hal aldığını, yürütülen hamasi düşmanlıklar siyasetinin ve koparılan milliyetçi fırtınaların, bu pislik düzenini sürdürmek için yapıldığını artık net olarak görebiliyordum.