Kafeler dolu. Sahil dolu. Masalar dolu. Nereye gitsen aynı sözü duyuyorsun: "Kriz mi var, bak her yer tıklım tıklım!"

Konyaaltı'nda, Lara'da, sahildeki her kafede iğne atsan yere düşmüyor.

Peki bu kalabalık zenginlik mi?

Yoksa krizin kendisi mi, sadece maskeli hali mi?

Önce şunu netleştirelim: Dolu bir kafe, dolu bir toplum demek değildir.

Sadece dolu bir kafe demektir.

Ekonomistler buna "seçim yanlılığı" diyormuş.

Biz o masalardaki bize göre şanslı insanları görüyoruz, ilk bakışta.

Ama aynı akşam evinden çıkamayan yüz binlerce insanı görmüyoruz.

Pazar filesini dolduramayanı görmüyoruz.

Mahfi Eğilmez üstadının dediği gibi:

“Türkiye'nin en tepesindeki yüzde yirmi, yaklaşık 15-17 milyon kişi, krizden diğerleri kadar etkilenmiyor.”

Harcamaya devam ediyor.

Antalya'da bu tabloya turistler, gurbetçiler, yerleşik yabancılar da eklenince ortaya bu gördüğümüz koca bir illüzyon çıkıyor.

Peki, cebindeki para eriyen insan neden hâlâ dışarıda kahve içiyor?

Cevap basit: Çünkü büyük hayaller çoktan bitti.

Ev almak hayal.

Sıfır araba bile hayal.

Ama 150 liralık bir kahve, hâlâ mümkün.

"Ruj etkisi" diyorlarmış buna da...

İnsan büyük hedeften vazgeçer, küçük bir ödülle avunur.

O kahve aslında bir içecek değil.

Bir haykırış: "Ben hâlâ buradayım."

Madalyonun bir de karanlık yüzü var: Felaket harcaması.

Mantık şu: "Bugün almazsam yarın daha pahalı olur."

Tasarruf anlamsızlaşıyor.

Gelecek karanlık görününce, insan biriktirmeyi bırakıyor.

Anlık hazza sarılıyor. Kaygıyı harcayarak bastırıyor.

Bir de sosyal medya var. Gösteriş var.

Kimse evde yediği sade makarnayı paylaşmıyor.

Ama o şık latte fotoğrafı her yerde.

"Her şey yolunda" mesajı veriyor.

Bazı insanlar o masalarda zengin oldukları için değil, yoksullaştıklarını gizlemek için oturuyor.

Sonuç mu?

Dolu kafeler refah göstergesi değil.

Gelir adaletsizliğinin fotoğrafı.

Ev hayalini kaybetmiş bir neslin son sığınağı.

Yalnızlaşan insanın limanı.

O masalarda satılan şey kahve değil aslında.

Biraz huzur. Biraz aidiyet.

Ve "hayatım hâlâ normal" hissi.

Kriz yok değil.

Kriz o kadar derin ki, insanlar nefes almak için son kuruşlarıyla o masalara tutunuyor.