Uzun yıllar tarım sektöründe çalışmanın getirdiği bir alışkanlık var: İnsan hikâyelerini biriktiriyorsunuz. Hele ki 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Haftası’nda kalemi elinize aldığınızda, bu hikâyeler kendiliğinden gün yüzüne çıkıyor.

Tarım sektöründe çalışan işçilerin hayatları, çoğu zaman istatistiklere sığmayacak kadar derin ve çarpıcıdır. Kadınların ayrı, erkeklerin ayrı mücadeleleri vardır. Ancak açık bir gerçek var ki; tarımda kadın emeği hem daha yoğun hem de daha görünmezdir.

Yıllar önce tanıştığım bir kadın işçi bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biriydi. İlk işe geldiğinde sessiz, içine kapanık ve tedirgindi. 50’li yaşlarındaydı ve hayatında ilk kez çalışıyordu. Küçük yaşta evlenmiş, memleketinden Antalya’ya taşınmıştı. Eşi, neredeyse sokağa çıkmasına dahi izin vermiyordu. Komşularının ısrarıyla işe gelmişti. Üstelik ilk zamanlar eşinden habersiz çalıştığını sonradan öğrendik.

Sigorta kaydı yapılmasını istemiyordu. Çünkü bu durumun öğrenilmesinden çekiniyordu.

Ama zamanla bir şey değişti.

Çalıştıkça, emeğinin karşılığını aldıkça özgüveni arttı. Kendi ayakları üzerinde durmanın ne demek olduğunu gördü. Aradan yedi-sekiz yıl geçti. Bugün hâlâ çalışıyor. Ve artık o ilk tanıdığım sessiz kadın değil.

Bu hikâye tek değil. Tarım sektöründe buna benzer yüzlerce, belki binlerce hikâye var.

Özellikle SGK kaydı konusu başlı başına bir sosyolojik mesele. Erkek çalışanlar çoğu zaman borç, icra ya da haciz korkusuyla kayıt dışı çalışmayı tercih ederken; kadınlarda durum çok daha farklı bir yerden şekilleniyor.

Birçok kadın çalışan, aldığı ücretin ailesi tarafından bilinmesini istemiyor. Eşinden, babasından ya da ağabeyinden ekonomik bağımsızlığını korumaya çalışıyor. Hatta bazıları açıkça şunu söylüyor:

“Sigortam olsun ama maaşım bilinmesin.”

Bu talepler o kadar yaygındı ki, geçmişte birçok çalışan asgari ücretin üzerinde kazansa bile, ailesinin yalnızca asgari ücret aldığını bilmesini ister; kalan kısmı elden almayı tercih ederdi.

Bu durum bize sadece bir çalışma problemi değil, derin bir toplumsal yapı sorununu işaret ediyor.

Tarım sektöründe kayıt dışılık sadece ekonomik değil; aynı zamanda sosyal baskılar, aile yapısı ve bireysel özgürlüklerle doğrudan ilişkili.

Erkeklerde kayıt dışılığın nedeni çoğunlukla borçlardan kaçınmakken, kadınlarda bu durum daha çok ekonomik kontrol mücadelesine dönüşüyor.

Geçmişte aktif olarak sahada bulunduğum dönemlerde bu tür durumların oranı oldukça yüksekti. Neredeyse her beş çalışandan biri bu tür gerekçelerle kayıt dışı kalmayı tercih ediyordu.

Bugün işverenler personel bulmakta zorlanıyor. Ancak mesele sadece iş gücü eksikliği değil. Çalışanların da kendine özgü, çoğu zaman görünmeyen sorunları var.

Kurumsal, kayıtlı ve düzenli işletmelerde bile bu tür taleplerle karşılaşılırken; ortakçı sisteminde ya da daha düzensiz yapılarda durum çok daha ağır.

Tüm bu tablo bize şunu açıkça gösteriyor:

Tarım sektöründe sadece üretimi değil, insanı da merkeze alan yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var.

Daha şeffaf, daha güvenli ve daha adil bir sistem kurulmadan, bu hikâyeler değişmeyecek.