Milyonlarca insanın sosyal yardımlarla, bir avuç umutla geçindiği; milyonlarca emekçinin asgari ücretle, geceleri uykusuz, gündüzleri yorgun mücadele ettiği bir ülkede yaşıyoruz.
Böylesi bir tabloda sosyal yardımlaşma yalnızca bir hayır işi değildir; toplumun en kırılgan kesimlerini ayakta tutan, yoksulun yüreğine dokunan, yetimin gözlerine umut serpen, öksüzün sırtını sıvazlayan hayati bir dayanışma mekanizmasıdır.
Tam da bu nedenle, insanların sahip olduğu en kıymetli duygulardan biri olan “güven”in zedelenmesi, yalnızca bir kuruma ya da birkaç kişiye yönelik bir sorun değildir. Güven kaybı, toplumun ortak vicdanında açılan derin bir yaradır.
Son günlerde kamuoyunu meşgul eden Ahbap Derneği etrafındaki tartışmalar, soruşturmalar ve gözaltılar, yalnızca belirli isimler üzerinden okunabilecek gelişmeler değildir. Yargı süreçleri tamamlanmadan kimse hakkında kesin hükümler vermek mümkün değildir; hukuk devletinin temel ilkesi masumiyet karinesidir. Ancak kamuoyunda oluşan algı, çoğu zaman mahkeme kararlarından çok daha hızlı ilerlemektedir. Haluk Levent bir şarkıcı ve kumar bağımlısı biraz da serseri olarak tanınırken, Kurduğu AHBAP yardımlaşma ağı ile birden duruşu, imajı değişen bir mit’e dönüştü. O günden sonra, Haluk Levent, yalnızca bir sanatçı değil, afet bölgelerinde, yoksullukla mücadelede ve dayanışma kampanyalarında üstlendiği rolle geniş kitlelerin güvenini kazanmış bir isim oldu. Depremde, selde, yangında ve ekonomik darboğazın en ağır hissedildiği dönemlerde milyonlarca insan, devlet kurumlarından önce ya da onlarla birlikte Ahbap’ın kapısını çaldı. Çünkü Ahbap, yalnızca bir dernek değil; birçok insan için “yalnız değiliz” duygusunun somut karşılığı hâline gelmişti.
Ancak bugün yaşanan tartışmalar, yalnızca bir sanatçının ya da bir derneğin itibarını değil, Türkiye’deki bütün sivil toplum alanını etkileme potansiyeline sahip. Özellikle bazı haberlerde, soruşturma kapsamında çok sayıda kişinin tutuklandığı yönündeki bilgiler, ortaya çıkan ifadeler, Haluk Levent’in kendini acındırarak evlendiği, ya da evlenme vaadiyle paralarını aldığı kadınlar, sosyal medyada yayılan suçlamalar ve çeşitli spekülasyonlar, henüz hukuki süreç tamamlanmadan toplumsal bir infaz atmosferi yarattı.
Burada asıl üzerinde durulması gereken noktaysa, bir kişi hakkında ortaya atılan iddialar, ya da gerçekler bilemiyoruz, bütün bir dayanışma kültürünü yok edecek ölçüde genelleştirilebilir mi? Bir bakalım…
Türkiye’de faaliyet gösteren dernekler, kamuoyunda zaman zaman düşünüldüğünün aksine, ciddi bir yasal denetime tabidir. 5253 sayılı Dernekler Kanunu; derneklerin kuruluşundan gelir-gider işlemlerine, bağış toplama faaliyetlerinden iç denetim yükümlülüklerine kadar pek çok alanda ayrıntılı düzenlemeler içermektedir. Dernekler, yalnızca kendi organları tarafından değil; ilgili kamu kurumları tarafından da mali ve idari denetime tabi tutulmaktadır. Defter kayıtları, bağış mekanizmaları, proje harcamaları ve faaliyet raporları düzenli biçimde incelenebilmektedir.
Buna rağmen, kamuoyunda oluşan güven kaybı çoğu zaman hukuki gerçeklikten bağımsız hareket eder. Yakın geçmişte yaşanan Kızılay tartışmaları, toplumun yalnızca belirli kurumlara değil, genel olarak yardım mekanizmalarına karşı da mesafeli yaklaşmasına neden olmuştu. O dönem yaşanan kırılma, devlet kurumlarına duyulan güveni sarsarken, bugün benzer bir dalganın sivil toplum kuruluşlarına yönelme riski bulunmaktadır.
Asıl tehlike de burada yatmaktadır. Bir kumar bağımlılığıyla yıllarca gündeme kalan bir sanatçının, bir dernek yöneticisinin ya da belirli kişiler hakkında yürütülen bir soruşturmanın, milyonlarca insanın gönüllü emeğiyle ayakta duran bütün sivil toplum yapılarıyla özdeşleştirilmesi, Türkiye’de zaten kırılgan olan dayanışma kültürünü ağır biçimde yaralayacaktır. Çünkü toplumun hafızasında çoğu zaman ayrıntılar değil, duygular kalır. İnsanlar, “Yine kandırıldık” hissine kapıldıklarında, artık yalnızca bir kuruma değil, tüm yardım çağrılarına şüpheyle yaklaşmaya başlar.
Bu durumun en ağır bedelini ise hiçbir suçu olmayan insanlar öder.
Bir sonraki depremde enkaz altında bekleyen çocuklar, burs desteğine ihtiyaç duyan öğrenciler, ilaç alamayan yaşlılar, işsiz kalan aileler, şiddet mağduru kadınlar ve toplumun en kırılgan kesimleri… Güven duygusu çöktüğünde, ilk olarak onların kapısı çalınmaz olur.
Elbette suç varsa soruşturulmalı, hukukun gereği yerine getirilmelidir. Hiçbir kişi, hiçbir sanatçı, hiçbir dernek hukukun üstünde değildir. Ancak adalet arayışı ile toplumsal linç arasındaki çizgi de son derece hassastır. Hukuki süreç tamamlanmadan verilen toplumsal hükümler, yalnızca bireyleri değil, dayanışma kültürünün kendisini cezalandırabilir.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yalnızca ekonomik kalkınma değildir. Belki de en büyük ihtiyaç, yeniden birbirine güvenebilen bir toplum olabilmektir. Çünkü güven bir kez kaybedildiğinde, onu yeniden inşa etmek yıllar alır.
Ve unutulmamalıdır ki, yarın bir yetim daha “Kimse yok mu?” diye seslendiğinde, bir baba çocuklarına ekmek götüremediğinde, cevap verecek olan yalnızca devlet kurumları değil; aynı zamanda vicdan sahibi insanların kurduğu dayanışma ağları olacaktır.
Bu nedenle, kişilere ilişkin iddialarla mücadele edilirken, toplumun en kıymetli hazinesi olan kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma duygusunun da korunması gerekir.
Çünkü bir ülke, yalnızca yolları ve binalarıyla değil; insanların birbirine duyduğu güvenle, bir arada olma, dayanışma kültürüyle ayakta kalır.