Savaş, insanlık tarihinin en acımasız yüzlerinden biridir. Biz bugünlerde yanı başımızda Ortadoğu’nun kalbine saplanan savaş yarasıyla yaşıyoruz.
Ekranlardan naklen izliyoruz. Savaşı değil savaşın göstermek istedikleri yüzünü görüyoruz. Yıkılan bina dışında insanların yıkımını göremiyoruz ya da umursamıyoruz... Irak savaşında yaşanan felaketleri de yalnızca ekranlarda takip ettik. Daha çok değil 1990larda Bosna savaşının gerçekleriyle yüzleştik. O acı hikâyeleri ülkemize gelen göçmenlerden, filmlerden, kitaplardan öğrendik ama savaşa hayır demeyi öğrenememişiz. Yalnızca seyirci olarak, sanki savaş insanlık suçu değilmiş gibi ekranlardan izleyip yorum bile yapmıyoruz. Acı olan artık duyarlılığımızı yitirdiğimiz gerçeği.
Bosna savaşı daha dün gibi pek çoğumuz hatırlar. Bosna Savaşı, 1992–1995 yılları arasında yaşanan ve binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarcasının yerinden edildiği bir trajedidir. Bu savaş, yalnızca siyasi ve askeri bir çatışma değil; aynı zamanda insan ruhunun en derin yaralarını açan bir felaket olarak tarihe geçmiştir. Okuduğum ve etkisinden uzun süre çıkamadığım Tecelli Sercan Sırma’nın Kadın ve Savaş romanında ise savaşın bireyler üzerindeki duygusal ve psikolojik yıkımı, özellikle kadınların yaşadığı travmalar üzerinden anlatılır. Bu bağlamda, hem tarihsel gerçeklik hem de edebi anlatım bize tek bir gerçeği hatırlatır: Savaş, insanlığın en büyük düşmanıdır ve ona hayır demek bir vicdan borcudur.
Bosna Savaşı, etnik kimlikler üzerinden yürütülen bir çatışmanın, nasıl toplumsal bir felakete dönüşebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Saraybosna kuşatması, toplu katliamlar ve Srebrenitsa soykırımı, savaşın karanlık yüzünü gözler önüne serer. İnsanların evlerinden koparılması, kadınların sistematik şiddete maruz bırakılması ve çocukların savaşın ortasında büyümek zorunda kalması, savaşın yalnızca cephede değil, her evde, her kalpte sürdüğünü gösterir. Bu gerçeklik, savaşın yalnızca siyasi bir mesele değil, aynı zamanda insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suç olduğunu kanıtlar.
Tecelli Sercan Sırma’nın Savaş ve Kadın romanı, savaşın kadınlar üzerindeki etkisini derinlemesine işler. Kadınlar, savaşın görünmeyen ama en ağır yükünü taşırlar: kayıplar, şiddet, yalnızlık ve hayatta kalma mücadelesi. Roman, kadınların yaşadığı duygusal savaşları, içsel çatışmalarını ve hayatta kalma direncini gözler önüne serer. Burada savaşın fiziksel yıkımından çok, ruhsal yıkımı ön plana çıkar. Kadınların yaşadığı travmalar, savaşın bitiminden sonra bile devam eden görünmez yaralar olarak karşımıza çıkar. Bu anlatım, bize savaşın yalnızca silahlarla değil, duygularla da sürdüğünü hatırlatır.
Savaşın en büyük yıkımı, insan ruhunda ve yaşamında açtığı yaralardır. Bosna’da yaşananlar ve romanda betimlenen kadınların benzer hikâyeleri, bize şunu gösterir.’ Savaş, yalnızca toprakları değil, kalpleri de işgal eder.’ Bu nedenle “savaşa hayır” demek, sadece silahlı çatışmalara karşı çıkmak değil; aynı zamanda nefretin, ayrımcılığın ve şiddetin her türüne karşı durmaktır. Savaşlara hayır demek, insanın insana merhametle yaklaşmasını, empatiyi ve barışı savunmasını gerektirir. Çünkü barış, yalnızca silahların susması değil; kalplerin huzur bulmasıdır.
Bosna Savaşı’nın tarihsel gerçekliği ve Kadın ve Savaş romanının edebi anlatımı, bize aynı mesajı verir: Savaş, insanlığın en büyük trajedisidir. Kadınların yaşadığı yıkımlar, savaşın görünmeyen ama en derin yaralarıdır. Bu nedenle, hem tarihsel deneyimlerden hem de edebi tanıklıklardan öğrenmemiz gereken tek şey, savaşa hayır demektir. İnsanlık, ancak barışı savunarak ve savaşlara karşı çıkarak geleceğini inşa edebilir. YURTTA SULH CİHANDA SULH sözü yol göstericimizdir.