John Osborne‟nun Öfke adlı oyununu seyrettiniz mi, ya da duydunuz mu. Bizim gençlerimizin artık sokaklara taşan, ekranlarda izlediğimiz dizginlenemeyen öfkeleri bana oyunu hatırlattı ve 1950li yıllardaki Öfkeli genç adamlar akımını.
Gerçi bizim ülkemizdeki şiddet mafya yönlendirmeli bir ortamda yolunu bulamayan bir şekilde ilerliyor. Neyse biz oyuna dönelim. Enfes bir modern dönem oyunu olan Öfke adıyla ülkemizde de sahnelenen savaş sonrası yıllarda insanlardaki depresif tavır ve öfkeye jimmy karakteri en mükemmel haliyle tercüman olmaktadır.. “öfkeli genç adamlar” diye anılan akıma öncülük etmiştir.. Oyunda mutsuz, ümitsiz ve hayal kırıklığına uğramış, sıkıntı ve endişeleri olan, düzene ve düzenin temsil ettiklerine ve özellikle burjuva sistemine ve burjuva ahlakına karşı gelen genç bir neslin resmi çizilir. Ne etrafındaki dünyada ne de kendi içinde tutunacak bir anlam kalmamıştır. Öfke içinde geçmişe bakarken, düşünebileceği olumlu ve yapıcı hiçbir şey göremez.. Savaş sonrası İngiltere’nin ekonomik krizleriyle boğuşan toplumunun geleceklerini göremeden sıkışmışlığını bu öfkeye hapseder Osborne. Tıpkı günümüz dünyasının şimdi yaşadığı bunalım gibi, çoğalan öfke gibi. Osborne onun öfkesi hiçbir şeye inanamamaktan, tutunamamaktan kaynaklanır der.
Yani inanmak bazan hayatı daha dayanılır, tutunmayı daha kolaylaştırır. Bu bir din, bir ideal her neyse pek çok şey olabilir. Savaşların bitmek bilmediği coğrafyamızda, İnsanoğlu binlerce yıldır inançla yaşıyor. Hayata tutunmaya çalışıyor. Edebiyatımız bu örneklerle dolu.
Şu günlerde , Mart ayında bileklerimize taktığımız baharın gelişini, sağlığı ve bereketi simgeleyen kırmızı-beyaz iplerden oluşan bilekliğe Marteniçka diyoruz. Dikkat ederseniz şehirde yaşayanların çoğunda bu bileklikleri mart ayı boyunca görürsünüz. Balkan kökenli bu gelenekte, bileklikler leylek görülene veya ağaçlar çiçek açana kadar taşınır, ardından dilek tutularak çiçek açmış bir ağaca bağlanır. Bu bir umuttur. Gelecek kaygılarımızın hafifletme yoludur. Pek çok şeye bir sürü anlam yükleriz örneğin uğur böcekleri, ‘’Uç uç böceğim annem sana terlik pabuç alacak’’ tekerlemesini hepimiz biliriz. Konmasını uğur sayarız. Bu böceğin hikayesini biliyor musunuz?
Anlatayım. Avrupa’da ona “Tanrı’nın böceği” anlamına gelen isimler verilmiş, dokunulmaması gereken, korunması gereken bir canlı olarak görülmüş.
Bu inancın kökeni, 10. yüzyıla dayanıyor... Anlatıya göre Fransa’da bir adam cinayetle suçlanır ve idama mahkûm edilir. Adam masum olduğunu söyler ama kimse ona inanmaz. İnfaz günü geldiğinde, tam ceza uygulanacakken bir uğur böceği adamın boynuna konar.
Cellat böceği uzaklaştırmak ister, ancak uğur böceği her seferinde aynı yere geri döner. Bu durum dikkat çeker. O dönemin kralı, bunu sıradan bir tesadüf değil, bir işaret olarak yorumlar ve infazı durdurur. Adam affedilir.
Bir süre sonra gerçek katil ortaya çıkar. Böylece uğur böceği, yalnızca bir böcek değil; masumiyetin, korunmanın ve şansın simgesi haline gelir.
Tarihsel kaynaklarda bu olayın kesin bir kaydı bulunmaz. Ancak bu hikâye, yüzyıllar boyunca anlatılarak insanların zihninde yer etmiş ve uğur böceğinin “şans getirdiği” inancını güçlendirmiştir.
Aslında uğur böceği sadece sembolik değil, doğa için de oldukça değerlidir. Bitkilere zarar veren zararlı böcekleri yiyerek tarımı korur. Belki de insanlar, bu faydasını fark ettikleri için ona anlam yüklemiş ve zamanla bu anlamı bir hikâyeyle büyütmüşler.
Uğur böcekleri, dilek tutulan ağaçlar, kırmızı beyaz bileklikler, Hıdırellezde gül ağacına bağlanan suya atılan dilekler, ateşten atlamalar daha neler neler..
Günü güzelleştirmek için biraz da geleceğe güvenmek için bakılan kahve falları, kağıt falları daha pek çok umudumuzu, dileğimizi bağladığımız ritüeller inanma ihtiyacımızdan. Öfkemizi kontrol etme, hayata tutunma yollarımızdan.
Umudumuz hep var olsun, öfkemiz benliğimizi kontrol etmesin.