Takvimler temmuzu gösteriyor. Eskiden temmuz denince aklımıza deniz, tatil, karpuz, dondurma gelirdi.

Şimdi ise ilk akla gelenler; enflasyon oranı, maaş zammı, kira artışı, gözaltılar, tutuklamalar ve yasaklar...

Türkiye yine kendine özgü bir yaz mevsimi yaşıyor.

Temmuz ayının ilk haftasına bakıyorum.

TÜİK, haziran enflasyonunu yüzde 32,11 olarak açıkladı.

ENAG ise yüzde 51,49.

Aynı ülkede yaşıyoruz ama iki farklı enflasyon var.

Vatandaş ise üçüncü enflasyonu yaşıyor; pazarda, markette ve kirasını öderken...

Demek ki artık enflasyonun da demokrasiye geçtiği bir dönemdeyiz. Herkes kendi oranını açıklıyor.


Memur maaşları belli oldu.

Emekli zammı belli oldu.

Kira artış oranı belli oldu.

Belli olmayan tek şey, insanların bu maaşlarla ayın sonunu nasıl getireceği...

Bir başka haber...

İçişleri Bakanlığı, hakkında ev hapsi kararı verilen Balçova Belediye Başkanı'nı görevden uzaklaştırdı.

Türkiye'de artık görevden uzaklaştırma haberleri hava durumu gibi.

"Bugün batıda parçalı bulutlu, doğuda kuvvetli rüzgâr, öğleden sonra ise birkaç belediye başkanı görevden alınabilir..."

Kimse şaşırmıyor.

Geçen haftadan beri kamuoyunun konuştuğu en önemli olaylardan biri ise TEMA gönüllülerinin tutuklanması oldu.

Yıllarca çocuklara fidan diktirmeyi öğreten, toprağı korumayı anlatan insanların bir anda adliye koridorlarında görünmesi, bu ülkenin hafızasına kolay silinmeyecek bir fotoğraf bıraktı.

Ağaç yetiştirenlerle ağaç kesenlerin aynı haber bülteninde yer aldığı bir ülkede yaşıyoruz.

İnsan bazen hangi habere üzüleceğini şaşırıyor.

Boğaziçi Üniversitesi ise uzun zamandır olduğu gibi yine gündemde.

Bu kez diploma kriziyle... Fotoğraf çektirmek istemeyen öğrenciye, törende diplomasını vermek istemeyen öğretim üyesi şovun başrolünde. Başarmış kazanmış vay benimle poz vermedin kavgası.

Bir üniversitenin en değerli şeyi diploması değil midir?

Ama bizde artık diplomalar bile tartışma konusu oluyor.

Üniversiteler bilim üretmek yerine kriz üretir hale gelince, kaybeden yalnızca öğrenciler olmuyor; ülkenin geleceği de zarar görüyor.

Ve haftanın en çok konuşulan isimlerinden biri...

Komedyen Deniz Göktaş.

Ücretsiz olarak YouTube'a yüklediği stand-up gösterisi milyonlarca kişi tarafından izlendi.

İnsanlar güldü.

Sonra kendisi tutuklandı.

Trajikomedi tam da burada başlıyor.

Bir komedyen, sahnede anlattığı şakalar nedeniyle cezaevine gönderiliyor.

Gösteriyi izleyen milyonlar dışarıda.

Gösteriyi yapan içeride.

Sanki suçu mizah işlemiş gibi...

Oysa mizahın görevi tam da budur.

Rahatsız etmek.

Düşündürmek.

Gülümsetirken can yakmak.

Toplumun aynasını tutmak.

Ayna kırılırsa yüz değişmez.

Ankara ise NATO Zirvesi'ne hazırlanıyor.

Şehir günler öncesinden güvenlik önlemleriyle çevrildi.

Konvoylar...

Kapanan yollar...

Yoğun güvenlik...

Harcanan milyonlar...

Dünya liderleri birkaç saatliğine geliyor.

Vatandaş ise saatlerce trafikte bekliyor.

Uluslararası diplomasinin bedelini yine sıradan insanlar ödüyor.

Bir de futbol var.

Yirmi dört yıl sonra Dünya Kupası finallerine katıldık.

Büyük umutlarla gittik.

İlk iki maçta elendik.

Bir ülke olarak başarısızlığa bile nostaljiyle dönmeyi başardık.

"En azından katıldık" cümlesi teselli cümlemiz oldu.

Temmuzun ilk haftasına dönüp baktığınızda aslında tek bir ortak duygu görüyorsunuz.

Yorgunluk.

Ekonomide yorgunluk.

Adalette yorgunluk.

Eğitimde yorgunluk.

Doğada yorgunluk.

Toplumda yorgunluk.

Ve en kötüsü...

Gülmenin bile yorulduğu bir ülke.

------------------------

Bir komedyenin cezaevine gönderildiği, çevrecilerin tutuklandığı, üniversitelerin diploma tartıştığı, insanların enflasyonun hangisine inanacağını bilemediği bir ülkede mizah artık yalnızca güldürmüyor.

Acıtıyor.

Belki de bu yüzden Türkiye'de son yılların en başarılı mizah türü stand-up değil.

Gündemin kendisi.

Her sabah yeni bir perde açılıyor.

Biz seyirci değiliz.

Oyuncuyuz.

Ve ne yazık ki bu oyunun sonunda alkış değil, çoğu zaman derin bir sessizlik kalıyor.