Sosyal Medya Çağında Öfke Nasıl Örgütleniyor? Alanya’daki bir sitenin havuzunda yaşanan olay, Türkiye’nin yalnızca hukuk ve yaşam tarzı tartışmalarını değil, aynı zamanda dijital çağın en önemli sorunlarından biri olan nefret söylemini de yeniden gündeme taşıdı.
İddiaya göre, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun haşemayla havuza girmesine engel olan Rus uyruklu site yöneticisi Ludmila İnan gözaltına alındı ve tutuklandı. Olayın ardından sosyal medya ve haber siteleri, haklı olarak, bir çocuğun kıyafeti nedeniyle dışlanmasını tartışmaya açtı. Ancak çok geçmeden tartışma, tek bir olayın sınırlarını aşarak bütün bir topluluğa yönelen öfkeye dönüştü. Çocuğun ailesi haklı çünkü kadının söylemi bir nefret söylemi, ancak aynı şekilde olay sonrası sosyal medya paylaşımları da bir başka nefret söylemine yol açıyor.
Aslında bu yeni medyanın çalışma biçimini anlamadan açıklanamaz. O zaman açıklamaya çalışayım;
İletişim araştırmacılarının uzun zamandır dikkat çektiği gibi, nefret söylemi artık yalnızca kahvehanelerde, tribünlerde ya da siyasi mitinglerde üretilmiyor. İnternet, gazete, radyo ve televizyon gibi geleneksel iletişim araçlarından farklı olarak, herkese aynı anda konuşma, yorum yapma ve yargıda bulunma imkânı sunuyor. Üstelik bu yargılar, çoğu zaman haberin kendisinden daha hızlı yayılıyor.
Bugün bir haber sitesinde yayınlanan metnin altındaki yüzlerce yorum, kimi zaman haberin önüne geçebiliyor. İnsanlar artık yalnızca haberi okumuyor; habere verilen tepkileri de okuyarak kanaat oluşturuyor. Böylece bir olay, birkaç saat içinde binlerce insanın öfkesini, korkularını ve önyargılarını besleyen bir malzemeye dönüşebiliyor.
Alanya’daki olayda da tam olarak bunu gördük.
Önce bir site yöneticisinin davranışı tartışıldı. Ardından “Ruslar zaten böyledir”, “Bunlar bizim kültürümüze saygı duymuyor”, “Ülkeyi ele geçiriyorlar” gibi genellemeler ortaya çıktı. Bir kişinin eylemi, bütün bir topluluğun karakterine dönüştürüldü. Oysa nefret söyleminin en temel özelliği tam da budur. Bireysel davranışları kolektif kimliklere yüklemek.
Antalya, son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinden gelen insanların birlikte yaşadığı bir kent hâline geldi. Liman, Hurma, Konyaaltı ve Alanya gibi bölgelerde Ruslar, Ukraynalılar, İranlılar ve başka pek çok milletten insan yaşamlarını sürdürüyor. Elbette bu durum, kültürel gerilimleri de beraberinde getiriyor.
Kimi apartmanlarda yabancıların yönetimlerde etkili olduğu, bazı iş yerlerinde Türk çalışanların çıkarıldığı, insanların kendi topluluklarıyla yaşamayı tercih ettiği yönünde şikâyetler duyuyoruz. Bunların bir kısmı gerçek deneyimlere dayanıyor olabilir; ancak toplumsal sorunların çözümü, bütün bir halkı suçlamak değil, hukukun ve ortak yaşam kurallarının işlemesini sağlamaktır.
Sosyolojinin bize öğrettiği önemli bir gerçek var: İnsanlar, ekonomik ve toplumsal gerilim dönemlerinde karmaşık sorunları açıklamak için “öteki” yaratmaya eğilimlidir. İşsizlik, konut krizi, gelir eşitsizliği ve kültürel dönüşüm gibi meseleler konuşulmak yerine, öfke belirli kimlikler üzerinde yoğunlaştırılır. Böylece gerçek sorunlar görünmez olurken, nefret söylemi toplumsal bir yapıştırıcı işlevi görür.
Üstelik internet çağında bu süreç çok daha hızlı ilerliyor. Sosyal paylaşım ağları, etiketleme, damgalama ve stereotip üretme konusunda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü araçlar sunuyor. Birkaç fotoğraf, kısa bir video ya da anonim bir yorum, milyonlarca insanın zihninde kalıcı yargılar oluşturabiliyor.
Nefret söylemi yalnızca etnik köken üzerinden yayılmıyor. Cinsiyet, din, yaşam tarzı, kıyafet tercihleri, eğitim düzeyi, hatta spor takımları bile bu söylemin hedefi olabiliyor. Futbol tribünlerinde başlayan düşmanlıklar, dijital oyunlarda yeniden üretilen cinsiyet rolleri, sosyal medyada dolaşıma giren karikatürler ve haber altı yorumları, aynı mekanizmanın parçalarıdır.
Nefret söylemi, çoğu zaman kendisini “haklı öfke” kılığında gizler. İnsanlar, ayrımcılığa karşı çıktıklarını düşünürken farkında olmadan yeni ayrımcılıklar üretebilir.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bir havuzun kenarında başlayan bir tartışma, neden birkaç saat içinde milyonlarca insanın birbirinin dili, dini, kültürü ve yaşam biçimi hakkında hüküm verdiği bir nefret sarmalına dönüşüyor?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Alanya’daki bir olayı değil, birlikte yaşama kapasitemizi de belirleyecek. Çünkü toplumsal barış, öfkeyi çoğaltmakla değil; onu anlamaya, tartışmaya ve ortak bir hukuk içinde yönetmeye çalışmakla mümkün olabilir.