Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haber uzun süre aklımdan çıkmadı. Harvard Tıp Okulu'ndan Prof. David Sinclair ve ekibi, yaşlanmayı bir "bilgi kaybı" olarak tanımlayan çalışmalarını kamuoyuyla paylaştı.

Araştırmaya göre hücrelerimiz zamanla nasıl çalışacaklarını unutuyor, tıpkı çizilmiş bir CD'nin takılması gibi. Bilim insanları fareler üzerinde yaptıkları deneylerde bazı yaşlanma belirtilerini geriye çevirmeyi başardı. Kör farelerin yeniden görebildiği, yaşlı hücrelerin gençlik ayarlarına döndüğü anlatılıyor.

Haberin devamında daha da iddialı cümleler vardı. İnsan ömrünün bir gün 150 hatta 250 yıla çıkabileceği söyleniyordu.

Bilim ilerledikçe bugün imkânsız görünen birçok şey yarın mümkün olabilir. Buna itirazım yok. Ancak haberi okurken aklıma takılan soru bambaşkaydı…

GERÇEKTEN 150 YIL YAŞAMAK İSTİYOR MUYUZ?

Daha doğrusu, bugünün Türkiye'sinde 150 yıl yaşamak nasıl bir hayat anlamına gelir?

Çünkü insanın ömrünü uzatmak ile yaşamını güzelleştirmek aynı şey değildir.

Bugün market raflarının önünde fiyat etiketlerini tek tek kontrol eden emeklileri görüyoruz. Bir zamanlar çocuklarına, torunlarına harçlık veren insanlar şimdi ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor.

Ev sahibi olmak bir yana, kirada kalabilmek bile büyük bir mücadeleye dönüşmüş durumda.

Birçok aile çocuklarının eğitim masraflarını karşılamakta zorlanıyor.

Hastanelerde randevu bulabilmek bazen haftalar sürüyor.

Gençler mezun olduklarında kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini bilmiyor.

Yaşlılar ise yalnızlıkla mücadele ediyor.

Böyle bir ülkede insan ömrünün 150 yıla çıkması ne anlama gelir, bir düşünelim.

150 yıl boyunca kira ödemek mi?

150 yıl boyunca geçim kaygısı yaşamak mı?

150 yıl boyunca sağlık sisteminde sıra beklemek mi?

150 yıl boyunca geleceği düşünerek uykusuz geceler geçirmek mi?

Belki de insanlığın önündeki asıl mesele yaşlanmayı durdurmak değildir.

Belki asıl mesele yaşamı yaşanabilir kılmaktır.

Çünkü uzun ömür her zaman mutluluk getirmez.

İnsan bazen kısa ama huzurlu bir hayatı, uzun ama yorgun bir hayata tercih edebilir.

Bir toplumun başarısı, vatandaşlarını kaç yıl yaşattığıyla değil, o yılları nasıl yaşattığıyla ölçülür. Nasıl yaşadığımızı düşündüğümde, İşte tam da bu noktada yaşadığım kente bakıyorum.

Antalya'ya...

Evet, burada da ekonomik sıkıntılar var. Burada da insanların geçim derdi var.

Ama bazen insanın ruhunu ayakta tutan şeyler istatistiklerde görünmez.

Sabah evden çıkıp birkaç dakika sonra denizi görebilmek...

Canınız istediğinde bir otobüse binip sahile inebilmek...

Akşamüstü güneşin falezlerin üzerinden Akdeniz'e bırakılışını izlemek...

Kışın ortasında bile yüzünüze vuran ılık rüzgârı hissedebilmek...

Ve en önemlisi, denizin sadece kartpostallarda değil, günlük hayatın içinde olması, yaşadığınızı en çok hissettiren anlar olur.

Türkiye'nin birçok kentinde insanlar yılda bir kez deniz görebilmek için plan yaparken, Antalya'da yaşayanlar için deniz hayatın doğal bir parçasıdır.

Bazen yorucu bir günün ardından Konyaaltı'nda birkaç dakika yürümek, bazen Karaalioğlu Parkı'ndan Akdeniz'e bakmak, bazen de hiçbir plan yapmadan kendini maviliğin içine bırakabilmek...

Bunlar parayla satın alınabilecek şeyler değildir.

Belki de uzun yaşamın sırrı sadece laboratuvarlarda aranmamalıdır.

Belki de uzun yaşamın sırrı biraz güneşte, biraz dost sohbetinde, biraz yürüyüşte, biraz deniz kokusunda da saklıdır.

150 yıl yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyorum. Belki bilim bir gün bunu mümkün kılacak.

Ama bildiğim bir şey var; Önemli olan kaç yıl yaşadığımız değil.

Sabah uyandığımızda yaşadığımız güne sevinip sevinmediğimizdir. Ve eğer bir insan, bir şehirde istediği zaman denize girebiliyor, ufka bakabiliyor, güneşin batışını izleyebiliyor ve hâlâ umut kurabiliyorsa...

Belki de ömrüne yıllar eklemekten önce, yıllarına hayat eklemiş demektir.