Yurtdışına dördüncü çıkışım 2004 sonlarında Hollanda’ya oldu. Bu ülkede yaşayan kızımı ziyaret için gittiğimiz Amsterdam’da üç ay kaldık. Bu süre içinde Avrupalının yönetim anlayışını, yaşamını, Türklerin entegrasyon sorunlarını, uzlaşma kültürünün önemini öğrendim.
Fakat buna rağmen doğruluk dürüstlük propagandalarıyla abartılı ve hamasi bir üstünlük taslama, Türk milletinin yüceliği ve şanlı tarihimizle açıklanmaya ve yönetimlerin hırsızlığı yolsuzluğu saklanmaya, halkın öfkesi dışarıya çevrilmeye çalışılıyor ve başarılı da oluyordu. Bunu fark ettim.
İçeride yolunda gitmeyen her şeyin sorumluluğunu dışarıya yıkmak için, dışarıda Türkiye için söylenen sıradan bir insanın sıradan bir sözü bile abartılı bir alınganlığa dönüştürülerek milliyetçi duygular yükseltilmeye çalışılıyordu. Bunlar da dışarıda Türkiye’yi anlayışsız, uzlaşmaz ve kavgacı olarak gösteriyordu.
Genel görüntü; Türkler çağdaş uygarlık ve demokrasiyi yakalayamamış, despot ve dayatmacı yönetimlere bağışıklık kazanmış, ekonomik ve sosyal açıdan geri kalmış bir Ortadoğu ülkesi, bir İslam ülkesi ya da bunların toplamı bir üçüncü dünya ülkesi olarak görülüyordu.
Türk parası dünyanın hiçbir yerinde geçmiyor, kimse Türk parasını almak istemiyordu. Aslında biz de kendi ülkemizde Tl’den kaçıyorduk. Türk Bankalarındaki toplam mevduatın çoğunluğu Türk lirası değil, döviz cinsinden paralardı.
Bu gezilerin sonucunda, ülkemi daha sağlıklı değerlendirmek, dünyaya ve olaylara daha objektif ve tarafsız bakabilmek gibi kazanımların yanı sıra, beynimdeki şartlanmış yapılanmalar da yıkılarak, dünya görüşüm yerelden evrensele doğru bir gelişme gösterdi diyebilirim.