Türkiye son yıllarda yeni bir protesto biçimi keşfetti.

Toplanıyoruz.

Konuşuyoruz.

Alkışlıyoruz.

Dağılıyoruz.

Sonra eve gidip sosyal medyada "Muhteşemdi", "Harikaydı", "Yalnız değilsin" yazıyoruz.

Ertesi sabah hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Belki de tam bu yüzden kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Biz gerçekten mücadele mi ediyoruz, yoksa yalnızca vicdanımızı rahatlatıyor muyuz?

Deniz Göktaş'ın tutuklanması üzerine Antalya'da Türkiye İşçi Partisi'nin çağrısıyla insanlar Yalım Park'ta toplandı.

"Sandalyeni al gel."

Ne güzel bir çağrı...

İnsanlar sandalyelerini aldı, beyaz perde kuruldu, Ölü Deniz birlikte izlendi.

Deniz Göktaş'ın gösterisini milyonlar YouTube'da izledi.

Bu kez yüzlerce kişi aynı parkta birlikte izledi.

Dayanışma adına kıymetliydi.

İfade özgürlüğü adına anlamlıydı.

Ama sonra...

Gösteri bitti.

Sandalyeler toplandı.

Park boşaldı.

Deniz Göktaş ise hâlâ cezaevindeydi.

İşte tam burada insanın zihnine rahatsız edici bir soru düşüyor.

Acaba muhalefet de kendi ritüellerini mi üretmeye başladı?

Eskiden iktidarın "gaz alma politikası" denirdi.

Şimdi muhalefetin de "gaz alma etkinlikleri" mi var?

Sosyal medyada Deniz Göktaş hakkında yazmak kolay.

Bir paylaşım yapmak kolay.

Bir karikatür paylaşmak kolay.

"Yanındayız" yazmak kolay.

Ama mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü dijital cesaret ile siyasal sonuç aynı şey değil.

Beğeni sayısı arttıkça özgürlük artmıyor.

Retweet sayısı yükseldikçe tutuklular tahliye olmuyor.

Hashtag'ler bazen yalnızca algoritmayı değiştiriyor.

Hayatı değil.

Yalım Park'ta yapılan etkinlikte TİP Antalya İl Başkanı oldukça sert bir konuşma yaptı.

"Meydanları mizahla, bilimle, sanatla dolduracağız" dedi.

Bu cümle kulağa güçlü geliyor.

Olmalı da...

Çünkü gerçekten de sanatın susturulmaya çalışıldığı, mizahın suç sayıldığı bir ülkede sanatın yanında durmak önemlidir.

Ama başka bir soru daha var.

Meydanlar doluyor mu gerçekten?

Yoksa biz yalnızca birbirimizi mi görüyoruz?

Çünkü aynı saatlerde ülkenin başka bir gündemi vardı.

Ankara NATO Zirvesi'ne hazırlanıyordu.

Şehir günlerdir güvenlik çemberi altındaydı.

Protesto etmek isteyenler gözaltına alındı.

Bazı eylemlere daha başlamadan müdahale edildi.

Trump en üst düzey protokolle ağırlandı.

Dünya liderleri toplantılarını yaptı.

Programlar uygulandı.

Diplomasi işledi.

Devlet mekanizması işledi.

Biz ise parkta gösteri izliyorduk.

Bu cümleyi küçümsemek için söylemiyorum.

Ama sormak zorundayım.

Hangisi sonuç üretiyor?

Aynı gün Ekrem İmamoğlu üç ayrı duruşmaya çıktı.

Deniz Göktaş cezaevindeydi.

Gazeteciler yargılanıyordu.

Çevre aktivistleri gözaltına alınıyordu.

Muhalif siyasetçiler hakkında yeni soruşturmalar açılıyordu.

Gündem saatte bir değişiyordu.

Biz ise her yeni olaya yeni bir seyirci tribünü kuruyorduk.

Belki de en büyük sorun tam burada.

Muhalefet, iktidarın kurduğu gündemin peşinden koşuyor.

Bir gün bir gazeteci...

Ertesi gün bir komedyen...

Sonra bir öğrenci...

Sonra bir belediye başkanı...

Sonra başka biri...

Her olay için ayrı bir dayanışma.

Ayrı bir açıklama.

Ayrı bir etkinlik.

Ayrı bir öfke.

Ama bütün bunları birbirine bağlayan ortak ve sürekli bir toplumsal mücadele üretmekte zorlanıyoruz.

Gösteri izlemek kötü değildir.

Dayanışma göstermek değerlidir.

Sanata sahip çıkmak gerekir.

Ama siyaset yalnızca tanıklık etmek değildir.

Bazen tanıklık, eylemsizliğin en konforlu biçimine de dönüşebilir.

İnsan kendini görevini yapmış hisseder.

Vicdan rahatlar.

Fotoğraflar paylaşılır.

Bir sonraki gündeme kadar herkes evine döner.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz gerçekten iktidarı mı rahatsız ediyoruz?

Yoksa yalnızca birbirimize moral mi veriyoruz?

Çünkü moral önemlidir.

Ama tek başına yeterli değildir.

Demokrasi, yalnızca aynı fikirde olan insanların parklarda bir araya gelmesiyle güçlenmez.

Toplumsal karşılığı olan, süreklilik taşıyan, farklı kesimlere ulaşabilen ve sonuç üretmeyi hedefleyen ortak mücadele biçimleriyle güçlenir.

Aksi halde her hafta yeni bir dayanışma etkinliği düzenleriz.

Yeni bir fotoğraf çektiririz.

Yeni bir alkış yükselir.

Sonra bir sonraki tutuklama haberini bekleriz.

İşte o zaman da istemeden şu sorunun cevabını vermiş oluruz:

Gazımız alındı mı?

Yoksa gerçekten değişim için bir adım mı attık?