Antalya’da yaşayan bizler için kış, çoğu zaman gerçekten yaşanan bir mevsimden çok, takvim yapraklarında yazılı bir ihtimaldir. İki gün yağmur yağar, hava serinler; “kış geldi” deriz. Oysa Anadolu’nun belleğinde kış, yalnızca yağmurdan ve serinlikten ibaret değildir. Zemherisi vardır, karakışı vardır, kocakarı soğukları, ebruli ayazlar, cemreleri…
Biz Akdeniz kıyısında yaşayanlar içinse bunların çoğu, yaşanan bir gerçeklikten çok anlatılan bir hikâyeye benzer.
Ama hikâyeler de hafızayı taşır. Osmanlı’dan bugüne uzanan Rumi takvim, Miladi takvimden on üç gün geridedir. Bu fark, yalnızca tarihleri değil, mevsim algımızı da etkiler. Halk arasında hâlâ kullanılan “Kasım günleri” ve “Hızır günleri” bu eski zaman bilgisinin izleridir.Kasım günleri 8 Kasım’da başlar, 5 Mayıs’a kadar sürer. Yani halk takvimine göre kış, neredeyse yarım yılı kapsar. Ancak Antalya’da bu uzun kış çoğu zaman montların dolapta beklediği, portakal ağaçlarının meyve verdiği, güneşli ama serin günlerle geçer. Kış vardır ama hafiftir; kendini fazla hissettirmez.
Zemheri mi dediniz?
22 Aralık ile 30 Ocak arası Anadolu’da “Zemheri”dir. En uzun gecenin yaşandığı, soğuğun kemiklere işlediği zamanlar… İç bölgelerde sobanın başından kalkılmayan, yolların kapandığı günlerdir bunlar. Antalya’da ise aynı tarihlerde sahilde yürüyüş yapılabilir, tarlada çalışılabilir. Karakış, başka coğrafyalarda hayatı durdururken, burada yalnızca hafif bir serinlik olarak geçip gider.
Bu yüzden halk takvimindeki sert kış dönemleri, Antalya için daha çok kültürel bir miras, ortak bir hafıza unsurudur.
Şubat sonuna doğru cemreler düşmeye başlar: önce havaya, sonra suya, ardından toprağa… Anadolu’da bu, baharın kesin habercisidir. Toprak ısınır, ekim başlar, doğa uyanır. Antalya’da ise doğa zaten çoğu zaman uyanıktır. Cemreler düştüğünde sadece biraz daha canlanır, biraz daha renklenir. Kış ortasında açan çiçekler kimseyi şaşırtmaz.
Türklerin eski takvim anlayışında yıl, doğayla birlikte düşünülürdü. 21 Aralık’ta kutlanan Nardugan, günlerin yeniden uzamaya başladığı, güneşin “yeniden doğduğu” zamandı. Bugün Noel ağacı süsleme geleneğiyle benzerlikler taşıyan bu kutlama, yaşamın karanlığa karşı direncini simgelerdi.
6 Mayıs’ta başlayan Hızır günleri, yani Hıdırellez ise baharın resmen gelişidir. Dilekler tutulur, ateşler yakılır, umutlar tazelenir. Antalya’da bu tarihte bahar zaten çoktan gelmiştir; ama ritüeller, zamanı anlamlandırmanın bir yolu olarak yaşamaya devam eder.
Evet, Antalya’da kışı sert yaşamıyoruz. Zemheri çoğu zaman üşütmez, karakış hayatı durdurmaz. Ama halk takvimi bize yalnızca soğuğu değil, doğayla uyumlu yaşamanın bilgeliğini öğretir. “Cemre düştü”, “kocakarı soğukları geldi” gibi sözler, binlerce yıllık gözlemin süzülmüş hâlidir.
Belki kar fırtınası yoktur ama bu sözler hâlâ tarımda, gündelik hayatta, sohbetlerde yol gösterir.
Sonuçta anlarız ki takvim, yalnızca zamanı ölçmez.
Hayatı anlamamıza yardım eder.
Antalya’da kışın sert yüzünü görmesek de, eski takvimlerin taşıdığı bu bilgi ve sezgi, bize şunu hatırlatır: Mevsimler bazen yaşanmaz; hatırlanır.