Son günlerde kamuoyunda sıkça gündeme gelen ve şu anda Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gölge Tarım Bakanı olarak görev yapan Sencer Solakoğlu hakkında bazı değerlendirmeler yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Kendisini yaklaşık 5-6 yıl önce tesadüfen bir sosyal medya platformunda gördüm ve sonrasında özellikle hayvancılık üzerine yaptığı değerlendirmeleri takip etmeye başladım. İlk dikkatimi çeken şey, sosyal medyayı “fenomen olmak” amacıyla değil; kurduğu çiftliği, üretim modelini ve markasını güçlendirmek amacıyla kullanması oldu. Zaman içerisinde yaptığı paylaşımlarda ise yalnızca kendi işletmesini değil, Türkiye tarımının yapısal sorunlarını ve gelişim alanlarını da ele alan bir yaklaşım sergilediğini gördüm.
Orta ve üzeri gelir düzeyine sahip bir ailede yetişmiş, lise ve üniversite eğitimlerini yurt dışında tamamlamış, farklı alanlarda uzmanlaşmış biri olarak Türkiye’ye döndükten sonra doğrudan üretimin içine girmesi bence önemli bir detay. Çünkü tarım ve hayvancılık, masa başında yorum yapılabilecek alanlar değil. Sahanın içinde olmadan üreticinin yaşadığı sorunları tam anlamıyla kavramak mümkün olmuyor.
Son dönemde Gölge Tarım Bakanı olduktan sonra Türkiye’nin birçok ilini, ilçesini ve köyünü ziyaret ettiğini görüyoruz. Gittiği bölgelerde üreticilerle, meslek odalarıyla ve sektör temsilcileriyle bir araya geliyor. Konuşmalarında dikkat çeken en önemli noktalardan biri ise ziyaret ettiği bölgelerin tarımsal yapısına hâkim olması. Bu da gösteriyor ki; gitmeden önce o bölgeyle ilgili ciddi bir hazırlık yapılıyor, veriler inceleniyor ve sektör temsilcilerinden görüş alınıyor.
Özellikle bir tohum takas şenliğinde hibrit tohum, standart tohum ve GDO konusunda yaptığı açıklamaların oldukça net ve teknik açıdan doğru olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yıllardır hibrit tohum ile GDO bilinçli ya da bilinçsiz şekilde birbirine karıştırılıyor. Oysa bunlar tamamen farklı konular. Kendisinin burada GDO’yu ayrı değerlendirip hibrit tohumun ne olduğunu net şekilde anlatması önemliydi. Buna rağmen “GDO’ya izin verecek” şeklinde bir algı oluşturulmaya çalışılmasını doğru bulmuyorum. Çünkü konuşmanın tamamı dikkatle dinlendiğinde, teknik bir ayrım yaptığı açıkça görülüyor.
Açık konuşmak gerekirse, okuyan, araştıran ve dünyadaki gelişmeleri takip eden bir kişinin meseleye “GDO gelsin ya da gelmesin” gibi yüzeysel bir yerden bakacağını düşünmüyorum. Böyle konuların bilimsel veriler, üretim ihtiyaçları, gıda güvenliği ve ekonomik gerçeklikler üzerinden değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Ayrıca gelecekte dünyanın birçok bölgesinde GDO’lu ürünlerin daha yaygın kullanılacağını da düşünüyorum. Bu ayrı bir tartışma konusu olsa da, teknik bir açıklamanın siyasi manipülasyona dönüştürülmesini doğru bulmuyorum.
Tarım Bakanlığı bürokrasisi açısından baktığımızda ise yıllardır sahadan kopuk birçok yönetmelik ve uygulama gördük. Mesleğin içinden gelen birçok kişinin de bu konuda benzer eleştirileri olduğunu düşünüyorum. Çünkü uygulamayı bilmeden hazırlanan mevzuatlar çoğu zaman sahada karşılık bulmuyor.
Ben şahsen bir ziraat mühendisinin ya da veteriner hekimin Tarım Bakanı olmasını isterim. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ancak bunun yanında sektörün içinde aktif olarak üretim yapan, şirket yöneten, dünyadaki uygulamaları takip eden ve bunları Türkiye’ye nasıl entegre edebileceğini düşünen insanların da önemli olduğunu düşünüyorum.
Önümüzdeki süreçte Antalya’ya da geleceğini düşünüyorum. Ancak Antalya’ya sadece örtüaltı üretim üzerinden bakılmaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Antalya tek tip bir tarım şehri değil.
Alanya ve Gazipaşa tropikal üretim açısından ayrı değerlendirilmelidir. Kumluca, Finike ve Demre örtüaltı üretim açısından farklı bir yapıya sahiptir. Elmalı, Korkuteli ve iç bölgeler farklı üretim desenlerine sahiptir. Antalya merkezde gübre, bitki besleme ve tarım sanayisi alanında faaliyet gösteren firmaların farklı sorunları vardır. Ziraat bayilerinin, ziraat mühendislerinin, üreticilerin ve hal sisteminin farklı sorunları bulunmaktadır. Aynı şekilde hayvancılık, balıkçılık, pamuk, hububat ve narenciye üretimi açısından da Antalya çok katmanlı bir yapıya sahiptir.
Bu nedenle Antalya’daki tarımın tek bir başlık altında değerlendirilmesi mümkün değildir. Her bölgenin ayrı ayrı ele alınması, farklı üretim modellerinin ve sorunlarının yerinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sonuç olarak mesele sadece bir siyasi pozisyon değil. Tarım gibi stratejik bir alanda görev alacak kişilerin; üretimi, sahayı, dünyadaki gelişmeleri, teknolojiyi ve üreticinin gerçek sorunlarını bilmesi gerektiğine inanıyorum. İsimlerden çok niteliğin önemli olduğu bir dönemdeyiz. Tarım artık yalnızca sloganlarla değil; bilgi, saha deneyimi ve doğru analizlerle yönetilebilecek bir alan haline geldi.