Futbolumuza ayar çeken, futbolcuyu ve her futbol sevdalısını azarlayan hatta dövercesine lafları söyleyen adam geçinenlere ayırdım köşemi...

Yazımı, yazılı ve görsel medyanın "çapsızları için" kaleme aldım.

Öncelikle, çok büyük mutluluk yaşadığımı belirtmek zorundayım.

Türkiye, bu yaz mevsiminde Dünya Kupası'nda yarışacak...

Keşke, hepimiz üzüntüleri, sevinçleri seviyeli, abartısız yaşayabilsek!

Keşke, maç öncesi, maç arası ve sonrasında, sözüm ona futbol duayeni diye tanıtılan, insanlıktan nasip almamalarına rağmen, kendini bir şey sanan sporumuzun irite edici tiplerine, stüdyolarda koltuk, köşe, mikrofon verilmese artık!

Dürüstmüşler, doğru yazar söylermiş bu tipler, tv'cilere, boy boy resimlerini koyarak, hava atmalarına olanak sağlayanlara yazıklar olsun.

Onların tarzında yazmak durumundayım.

Özür diliyorum tüm okurlarımdan...

Futbol sayesinde rant elde edenler, reklam filmlerinin baş aktörü olarak iş olanağı sunulan ve görevi de kabul edenler, ticaret erbabı apoletiyle, günler, haftalar, aylar boyu yazdılar, konuştular...

Benim düşündüklerim, gördüklerim doğru demek için, tahminlerim tuttu diyebilme amacıyla, hesaplarını ince ince yaptılar. Büyük kulüpleri dillerine dolayıp, avuçlarının içinde oyuncak haline getiren bu ahlâk yoksunu spor galericileri, milli takımımızla da oynaştılar... Dünya Kupası'na kadar da, sonrasında da bu getirisi olan oyuncağı ellerinden bırakmayacaklarını biliyorum. Maç öncesi, "belki tahmin ederim" diye değil, "kesin dediğim çıkar" diyerek, lafazanlık yapanları, yarışmaya konsantre olmaya çalışanlara farklı konulardan ve cephelerden saldıranları sıklıkla görmekteyiz...

Amaçları, maçtan önce kadro kurmak ve piyasaya duyurmak...

Satışları da etkileyici oluyor...

Ayrıca, en ideali bir tek bu madrabazlar biliyor ya!

Düşündükleri gerçekleşmediyse; bel altı vuruşları ile maç arasında bile rüştlerini ispatlamak için savaşı devam ettiriyorlar bu terbiyesizler...

Maç sonrası biraz kıvırırlar çünkü diledikleri olmamıştır.

Bir kez daha, ilkeli ve dürüst yorumcu pozuyla icraatlarını satışa sunarlar.

Bu namussuzlar, maç öncesı A kişisi oynamaz dedilerse oynatılmamalıdır.

Diyelim sahaya çıktı...

A kişisi ağzıyla kuş tutsa da yerden yere vurulması zorunluluktur.

"Hakemle uğraşıyor" diye ağızlarından salya akıtırlar, kafaya takıp dibe çekmek için gayret gösterdirdikleri oyuncu için, "rakip futbolcuya saldıracak neredeyse" diyerek diş gıcırdatırlar.

A evlat ne yaparsa yapsın yok hükmündedir onlar için...

"Gol vuruşu rezaletti. Az daha önde olsa, ofsayt idi" derler.

Attığı gol bile geçersiz sayılmalıydı da diyebilirler...

Bu pislikler, uzun yıllardır, futbolu başkandan, teknik direktörden, futbolcudan, hakemden çok daha iyi bilen ukalalardır.

Sağ, sol, sığ, derin kanallarda yüzdüler yıllarca.

Nasıl oluyorsa, hep etik sayıldılar.

Ya da öyle sanıldılar...

Ellerinde sopa ile çıktılar ekranlara, dillerini de orak gibi kullandılar.

Ne yazık ki hep kazanmaktalar...

Kamera arkasındakilere, oynat bir daha diye diye futbolu bir oyun olmaktan uzaklaştırıp, orta oyunu ya da oryantal konumuna getirdiler.

Bir diğeri hocaya, geri zekalı diyecek, oyuncu değişikliğini hatalı yaptığını duyuracak...

Gayesi ne alkışlanmak, daha fazla izlenmek, okunmak...

Çok örnek sunmak mümkün!!!

Yeter!!!

Bitsin bu asalakların dönemi bitsin.

Ben doğmadan iki yıl önce 1954 yılında, Türk Futbolu ilk kez dünya kupasına katılma hakkını elde etmiş...

1950 yılında, Brezilya'da düzenlenen Dünya Kupası'na, ekonomik zorluklar nedeniyle hükümet tarafından gönderilmemişiz.

Mücadele ederek, katılma aşamasına geliniyormuş o tarihlerde de...

İkili, üçlü, dörtlü gruplarda maçlar oynanıyormuş...

1954'den önce ne mi olmuş?

Neler olmamış ki!!!

Kazananın kupaya gitme şansını yakalayacağı final aşamasındaki günlere göz atalım.

Öğrenelim, kura gününe nasıl gelindiğini?

İspanya'da, Madrid'de İspanyollara 4-1 kaybetmiş,

İstanbul'da ise 1-0 kazanmışız.

O zamanlar averaj hesapları falan yokmuş!!!

Dış sahada atılan golün çift sayılması gibi bir şey de koşul değilmiş...

Bunun için; kazananın belirleneceği bir maçın oynanmasının gerekliliği ortaya çıkmış.

Ve İtalya'nın başkenti Roma'da oynanmış maç da, 2-2 sonuçlanmış.

Maçın tafsilatı için, rahmetli Halit Kıvanç'ın o günlerdeki yazısını okuyabilirsiniz...

Ben sadece sonuç bölümünü aktaracağım sizlere...

"Uzatmalar da berabere bitmişti. Peki, şimdi ne olacaktı?

Dünya Kupası’na hangi takımın katılacağı nasıl belirlenecekti?

O dönemde seri penaltı atışları da yoktu.

Takım kaptanları, FIFA yetkilileri, herkes İtalyan hakem Bernardi’nin etrafında toplandı. O kalabalıkta 10 yaşında küçük bir çocuk da vardı.

Adı Franco Gemma olan bu çocuk, yapacağı kura çekimiyle iki ulusun kaderini belirleyecekti."

.....

Ne mutlu ki,

gözleri bağlı olan Franco, torbadan Türkiye'yi çekmiş...

Ve Türkiye'm de 1954 Dünya Kupası'na gitmiş...

Sonra ben doğmuşum, futbol topuna aşık olmuşum, gençlik dönemimi, bu muhteşem oyunu oynayarak geçirmişim.

46 yaşına dek, futbol eğitimi alarak, topun peşinde koşarak sonrasında da teknik adamlığa geçiş yaparak futbol yıllarımı dolu dolu sürdürmüşüm .

Ülkemin futbolu, sürpriz galibiyetler alınca, sevindirdi bizleri. Çoğu zaman ise farklı yenilgiler aldık ve üzüldük.

İstikrarlı sonuçları, maalesef hiç bir zaman elde edemedik.

Yıllar sonra, büyüklerimin, yaşıtlarımın ve şu anda 30 yaşlarında olan kardeşlerimin çok iyi hatırladığı Dünya Kupası'na katılımımız gerçekleşti.

2002'de Güney Kore ve Japonya'nın ortaklaşa düzenlediği Dünya Kupası'na katıldık.

Brezilya, Kosta Rika ve Çin'in olduğu grubu 2. sırada bitiren Milli takımımız son 16 turunda Japonya'yı, çeyrek finalde de Senegal'i eledi. Yarı final bileti aldı.

Dünya üçüncüsü olduk...

Futbol tarihimizin en büyük derecelerinden birini elde etmiştik.

O zamanlar da zehir saçan ağızlarıyla, yara bırakan elleriyle, konuşup yazdı, bahsettiğim iğrenç tipler...

Hoca eleştirildi, futbolculardan bazıları masalara meze yapıldı.

Öğretmen olan hocamızın, Türkçesi bile hedefe oturtuldu.

24 yıl öylesine geçti...

Galibiyetlerle sevindik.

Mağlubiyetlere üzüldük.

Bizler için derbiler ve lig şampiyonlukları yeterliydi!!!

Çok iyi bir jenerasyon, fevkalâde başarıları elde edebilecek konuma gelmişti ve

futbol tarihinin en büyük sonucunu alabilmek için yolculuğa çıkıldı.

Önce Lucescu ile bir futbolcu havuzu oluşturuldu. Sonrasında Kuntz ile çalışıldı...

Epeyce iyi işler yapıldı, kötü maçlar ve skorlar da elde edildi.

Son dönemece, zaman zaman ah vah çeksek de, daha fazla ohh diyerek geldik...

Önce Romanya'yı evimizde, sonra da Kosova'yı deplasmanda aynı skorla, 1-0 yenerek 24 yıl sonra Dünya Kupası'na katılma hakkını elde ettik.

Türkiyemiz için çok büyük bir gurur...

Yaşatanlara, emek veren ve ter akıtan herkese şükran borçluyuz.

Terbiyesizlere kulak vermeyin...

Sevincimizi coşkuyla yaşayalım.

Haziran ayında, Amerika, Kanada ve Meksika'nın ortaklığında, 16 stadyumda oynanacak, dünya futbolunun en büyük sahnesinde boy göstermek hem anlamlı hem de çok değerli...

48 ülke katılacak...

Amerika, Avustralya, Paraguay ve Türkiye, D grubunda, bir üst tura çıkabilmek için mücadele edecek...

Dünya Kupası'na katılma başarısı, neden anlamlı?

Yeryüzünde yaşam sürdüren 200'ü aşan sayıda ülke var...

FIFA'ya bağlı ülke sayısı da 211...

48'i, kendi ülkesinin insanını gururlandıracak...

Alkışlanacak takımlardan birisi TÜRKİYE...

İki torunum var!

Küçüğü Talu'm, 2 yaşını bitirdi, Almanya'da, Dotmund'da, büyüğü Can'ım, 10 yaşına girdi, Antalya'da Güzeloba'da, anne ve babalarıyla yaşam sürdürüyorlar...

Rahmetli babam, "ben iki dünya kupası gördüm" diye söze başlar, "bu kafayla gidilirse, Türk Milli takımı bundan sonra kupaya falan katılamaz" derdi ve bizlere hasret kalacaksınız diyerek, kaygı içeren sözlerle seslenirdi.

Güzel babacığıma, "yeri geldiğine göre"

yüreğimin sesini duyurmak istiyorum.

Torunlarının çocukları, küçücük yaşlarında, ülke futbollarının zorlukları aşarak gerçekleştirdiği katılımla taçlandırdığı bir başarıya şahitlik edecekler.

Canım Babacığım, Haziran'da Türkiye'min maçlarını seni de aramıza alarak seyredeceğiz. Yorumcu geçinen saygısızların sesini kısacağım asla torunlarıma dinletmeyeceğim.

Sağlıklı ve esen kalın...