Mevsim mevsimliğini yaşıyor, taşıyordu. Saymamışlardı ama hemen her gün canı sıkıldıkça yağıyordu kar. Bugün öteki günlere göre, yağış Sibirya soğuğu ile yağıyordu. Lapa lapa, serperek, mola vermeden.
Okulun belli rutin kuralları vardı. Saat 21.00’ikinci etütten çıkınca yatakhaneye gidip günün yorgunluğunu çıkarmaları gerekiyordu. Hava soğuk, kasvetli ve gücünü artırarak tipi vuruyordu. Zil çalınca öğrenciler, acele ile üstünü başını kapatıp yatakhaneye koşuyorlardı. Dışarısı oldukça soğuktu. Gece yatışı temizlikleri, dişlerini fırçalayarak, ayaklarını yıkamak işlerini bitirip, pijamalarını giyerek, yatağına girip, nefesi ile ısınmaya çalışıyorlardı. Koğuş görevlisi, öğrenci başkanları ayaklarının yıkanıp yıkanmadığını kontrol ediyorlardı. Nöbetçi öğretmenler, koğuş yoklamalı alıyorlardı.
Cilavuz İlk öğretmen okulunun bulundukları yatakhane binasını, burada okuyan abiler yapmıştı. Her koğuşta 42-44 öğrenci kalıyordu. Başka zamanın koşullarında harika bir binaydı. İki katlı, çatı da kiremit vardı. Duvarlar kalın blok taştan, yontularak, yapılmıştı. Hava durumuna göre, dayanıklı, muhkem bir bina inşa edilmişti. Binanın alt katında bir ütü salonu ve tuvaletler vardı. 1940 yıllarda yokluğa, olanaksızlıklar karşı beden gücü kullanılmıştı. Yatakhanenin koridorlarında sacdan yapılı öğrenci giysi dolapları buluyordu. Yatakhanenin en büyük eksikliği, ısınmaydı. Umar olarak, öğrencilerin yaptıkları, borular ve bidon (gaz varillerinden) yapılmış iki soba, taşkömürü ile yakılmaya çalışılıyordu. Fakat, hem bacalar çekmiyor, hem de uygun düzenek kurulamıyordu. Akşamdan itibaren yakılmaya çalışılan sobalar, iştahlı yanmıyordu. Öğrenci aileleri tezek ile ısınıyordu. Bilir bilmez gelip sobayı bir öğrenci karıştırsa, çok tüterdi. O zaman işte tehlikeli bir hal alıyordu. Hem kokuyor hem içeride karbon monoksit doluyordu. Ara sırada da olsa öğrencilerin bazıları kusuruydu, bayılıyordu. Susuz ilçesinde bir doktor vardı. Okulda da kadrolu Barnant lakaplı sağlık memuru vardı. Sobalar tüt ünce kapı ve pencereler açılıyor, koğuşlar daha da soğuyordu.
Neden çözüm bulunmadığını öğrenciler sorunca, öğretmenler fırça atardı:
-Babanızın evinde mi gördünüz?
Diye azarlanıyordu. Kendi aramızda ısınma çaresi olarak: “Çare üretmiyorlar. Keşke evimizde olsaydık. Ahırda eşeğin, atın, ineğin yanında sokulur ısınırdık.”
Okulumuz Enstitü iken Kars’ta bile elektrik yokken 1943 yılına gaz lambaları kullanmaktaydı. Bu sıkıntıdan kurtulmak için enstitünün fizik öğretmeni Remzi Çakır, Halit Ağanoğlu ile konuşarak elektrik santrali yapmışlar. Biz niye ısınamıyoruz?
Diye konular da konuşuluyordu. “Altmışlı yıllara gelinmişti. Türkiye’de artık bilimsel bilgiler kullanılıyor. Bu ne biçim olumsuz evriliyoruz.”
Koğuşların her birinde kocaman pencereleri vardı. Zorunluluktan ötürü pencereler büyüktü. Tipi pencereleri zangır zangırdatıyordu. Tipi ve rüzgar öğrencilerin sesini bastırıyordu. Dışarda tipi uğultusuna kurt sesleri karışıyordu.
Öğrencilerin tamamı yoksul ailelerin çocuğuydu. İki üç yıl takipten sonra sınava girmişler sınav sonunda okulun sınavını kazanarak, yatılılık hakkını (Leyli mecani) olmuştu. Devlet yediriyor, içiriyordu. Öğretmen olmak kolay değildi. Bir de bunun diyetini devlete ödemek gerekiyordu
Kar bu yıl çok yağmıştı. Köy evlerinin damını bile kapatmış. Hayvanların beslenmesini sağlamak için tünel açmışlardı. Rüzgar, karları esiş istikametine doğru yığıyordu.
Öğrenciler sabah kalkabilmek için yattılar. Pikeleri sıkça tutturdular. Kar yağmasına devam ediyordu. Geceleyin yağan kar ve şiddetli rüzgar bazı camları. kırmış ve pencereler açılmıştı. Ranzasın cama yakın olan öğrencilerin üzerini doldurmuştu.
Nöbetçi öğretmen, öğrencileri uyandırıp dershaneye gitmelerin sağlamak için koğuşlara gelince kapıların yanındaki ranzaya vurarak SESLENDİ…
-Haydi gençler Üsküdar’da sabah oldu. Atı alan Üsküdarı geçti.
Diye nidayla kalkınca, nasıl kar altında uyudukları halde üşümediklerini ifade ediyorlardı.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.