Güzel ve yalnız ülkemde milenyumun ilk çeyreğinde yaşadıklarımızdan sonra halimizi tarif etmeye çalışıyorum. ‘Kırık dökük’ sözcükleri dolanıyor dilime. Başka bir deyişle, maskeli depresyon ile yaşıyoruz yıllardır. Bütün ülke tek bir insan olsaydı kendisini kırık dökük olarak tarif ederdi, diye düşünüyorum.

Oysa ne kadar da umutluyduk yeni binyılın başında. Demokrasi, adalet, kalkınma, zenginleşme, mutluluk beklentilerimiz vardı. Bugün bakıyorum da, en çok uzaklaştığımız şeyler oldu bu kavramlar. Hayaller söndü. Umutlar tükendi. Mutluluk başka bahara kaldı. Adalet mi? Güldürmeyin beni.

Önce biraz bolluk olmuştu ve ümitler yeşermişti ilkbahar dalları gibi. Göstere göstere gelen ‘don’ ile taze çiçekler dallardan dökülmeye başladı. Ve herkes payına düşeni aldı.

Bir gün bir üniversitenin başındaki saygın bir hoca tarihi eser kaçakçılığı iddiasıyla içeri atıldı. Bir süre sonra yazarlar cezaevine girmeye başladılar. Ardından bol yıldızlı, madalyalı komutanlar, suçluların korkulu rüyası olarak ünlenen emniyet müdürleri, polisler cezaevlerini doldurdular. Bilim insanları, iş insanları, yargı mensupları ve (her zamanki gibi) gazeteciler…

Bir casus örgüt can damarlarına sıza sıza ülkeyi ele geçirmiş, kendisine tehlike olarak gördüğü herkese kumpaslarıyla kan kusturacak güce ulaşmıştı. Ülkeye kastettiler. Bir şekilde püskürtüldüler. Ancak binlercesi halen bir yerlerde etkili olmaya devam ediyorlar. Demokrasiye karşı işledikleri suç yöntemlerinden anlıyoruz halen faal olduklarını. Modus Operandi suçluyu ele veriyor.

Şimdilerde işler siyasi rakiplere kadar geldi. Neredeyse bütün okumuş insanlar bedel ödediler. Neyin bedelini ödediklerini bilmeksizin…

Ve cehaletin naraları duyulmaya başlandı. Cehaletin verdiği cesaret artık organize olarak her tarafa virüs gibi yayılmıştı. Ezikler, korkaklar, yetişmemiş sığ insanlar önemli masalarda yer kaptılar. Bireylerin ve ülkenin kaderiyle oynamaktan çekinmediler. Dalkavuklar ve çıkarcılar da onların etraflarında toplandılar.

Suçlulardan daha çok düşünen, üreten, okuyan insanlar korkmaya başladılar, cezaevinden ve kumpaslardan.

Elinde bıçakla suç işleyenler, televizyon ekranlarından insanları açıkça tehdit edenler, halka sürekli yalan söyleyenler, ülkenin kurucusuna ve silah arkadaşlarına küfür edenler ya hiç yakalanmadı ya da adli kontrol şartıyla serbest kaldılar.

Her gün propaganda bombardımanına maruz kalan halk gördükleri ve yaşadıklarını inkar ederek başka şeylere inanmaya, kabullenmeye ve desteklemeye zorlandı. Milli ve manevi değerler istismar edildi sürekli. Televizyonlardaki onlarca dizide gerçekler çarpıtıldı, tarihimiz yağmalandı, yalanlar uydurmalar gırla gitti. Televizyonlarda ve sosyal medyada trol denilen zararlılar hiç durmadan ve yüksek sesle yalanlar söylediler halka. İnsanların masumiyetine kastettiler. Bütün bu çelişkiler, büyük bir içsel acı yarattı insanların benliğinde. Vicdan ile cüzdan arasında sıkışıp kalanlar oldu.

Üstüne üstlük her türlü doğal afet ve felaketler yakamızı bırakmadı. Onlar olmazsa siyasi krizler, polis operasyonları ve her türlü şok edici olaylar her an insanların üzerine boca edildi. Benim güzel ülkemin güzel insanı yıllardır ‘vardır bir bildikleri, sabır ve şükür edelim, bu da geçer, düzelir…’ gibi söylemlerle bugüne kadar geldi. Yaşanılanların çoğu büyük travmalara yol açtı. İnsanlar depresif halde ortalıkta dolaşıyorlar. Kimi çocuğunun okul masrafını nasıl karşılayacağını düşünüyor, kimi kirayı nasıl vereceğim derdinde dalgın. Kimi ay sonunu nasıl getireceğinin derdinde. Kimi de ülkenin dış tehditlerle yüz yüze olduğunu düşünüp tedirgin oluyor. Sokaklarda biraz gözlem yaptığımızda depresif bir toplum haline geldiğimiz açıkça görülüyor.

Depresyonla bir yere kadar baş edebilirsiniz. Ancak iş artık kontrolü kaybetme noktasına geldi, dayandı. Yetkili ve sorumlu makamların bu fotoğrafı görmesi gerekiyor. Artık gidecek yeri ve kaybedecek bir şeyi kalmadı bu halkın. Bu insanları daha fazla üzmeyin. Sakin ve iyi niyetli davranın. Bürokratlardan kaynaklanan hatalardan dönün. Yanlışları düzeltin. Adaleti öldürmeyin. Yazık bu ülkeye. Sağlıcakla…