Eskiden mahalleden biri ayda yılda bir hastaneye giderdi. O gün sabahtan duş alınır, en güzel giysiler giyilirdi doktora gitmeden önce. Zaten hastaneye gideceğim denmezdi. Doktora gideceğim denirdi. Konu komşu toplanır doktora gideni uğurlardı.
Akşama doğru hastaneden döndüğünde komşular ‘geçmiş olsun’a gelirlerdi. Bu ziyaret uzun bir misafirliğe dönüşür ve hastane macerası uzun uzun analiz edilirdi.
“-Hastanenin önünde hemen bir tekerlekli sandalye getirdiler. Öyle gittik doktor beyin odasına kadar. Her yer bir temiz, bir düzenli. Güzel güzel kızlarımız beyaz elbiseler içinde melek gibi yardım ettiler bize. Doktor Beyin odasına götürdüler. Orta yaşlı gözlüklü, bir karizma bir karizma... Gel bakalım ablacım, geçmiş olsun neyin var? diye karşıladı beni. Öyle güler yüzlü öyle sevecendi ki anlatamam. Beni iyice dinledi. Sonra boynunda asılı olan bir şeyle sırtımı dinledi. Öksür dedi öksürdüm. Nefes al dedi nefes aldım. Kalk bakalım o sandalyeden. Sen yürüyebilirsin, daha gençsin, dedi. Kalkmama yardım etti. Arada bizim herife de hal hatır sordu. Onu da dinledi. Çoluk çocuğu sordu. Akşam altıdan sonra meyve dışında bir şey yeme dedi. Fındık fıstığı çok yediğim için fırça attı biraz. Ama yine de sevecendi... Öyle güzel şeyler anlattı ki, bilinçlendim. Çok ilaç kullanma, yürüyüş yap, egzersiz yap, yemeği biraz azalt, kafaya her şeyi takma, kendini dinlemeyi bırak...”
Uzar giderdi bu sohbetler. Adını öğrenip herkes o doktora gitmek isterdi. Şefkatli, sabırlı, sevecen, öğretici, koruyucu tavırlar doktorların en çok anlatılan özellikleriydi. Bazı aileler çocuklarına sevilen doktorların isimlerini koyarlardı.
O zamanlar insanlar en ufak bir şeyde hastaneye gitmezlerdi. Koskoca doktoru hastaneyi küçük şeylerle meşgul etmek istemezlerdi. Gripin, aspirin ve nane limon kabuğu hallederdi birçok şeyi. Belirli zamanlarda sağlıkçılar mahallelerde ve köylerde sağlık taramaları yaparlardı. İnsanları bilinçlendirirlerdi.
Çocuklar doktor olmak ister, genç kızlar doktorlarla evlenmeyi hayal ederlerdi. Mahallenin en zeki ve en çalışkanı doktor olurdu. Mahallenin övünç kaynağı olurdu haliyle. Herkes ondan bahsederdi.
Kültürümüzde her zaman yüceltilmiş olan doktorları; destanlarımızda, şiirlerimizde, romanlarımızda, filmlerimizde, şarkı ve türkülerimizde en önemli yere koyduk. Çünkü onlar insanın yaşamına dokunuyor, acılarını dindiriyor, umut oluyor dertlilere. Çünkü onlar çok zor şartlarda doktor oluyorlar. Hepimizden daha zeki ve daha çalışkanlar arasından çıkıyorlar. Çok büyük gayret gösteriyorlar doktorluk bilgi ve özelliklerini edinmek için. Çoğumuzun bakamayacağı yaralarla haşır neşir oluyorlar. Bazen bir hayatın kurtulması için on-on beş saat ameliyatta kalıyorlar. Kırsalın en zorlu şartlarına gözünü kırpmadan gidiyorlar. Savaş ortamlarında bulunuyorlar. Salgın hastalıkların üzerine gidiyorlar. Yeminleri de çok ağır. Düşman da olsa yaralıya bakacaksın. Hiçbir ayrım yapmadan her toplumdan, her inançtan, her cinsiyetten, her renkten, her kültürden yaralıya bakacaksın.
Bu yüzden onları bir anlamda baş tacı yapmışız toplum olarak.
Sadece doktorlar mı? Hemşireler, ebeler ve diğer sağlık personelleri de çok sevilen ve saygı duyulan kişilerdi. Beyaz önlükleri içindeki bu melekler ihtiyacı olan insanlara yardım eder, çoğu zaman onların hayatlarını etkilerlerdi.
Büyük hayalleri olmayan, küçük hayatlar yaşamaktan gocunmayan iyi insanların zamanıydı. İyilik bulaşıcıydı. Bugün bile hatırladığımda içimi bir hoşluk kaplıyor. Günümüzdeki gençlerin de o masumiyet zamanlarını görmelerini ve tatmalarını isterdim. Eski Yeşilçam filmlerinde biraz görebilirler. O gördüklerinin gerçek olduğuna rahatlıkla tanıklık edebilirim.
Gelelim günümüze.
Hiç gelmeseydik dedirten olaylar yaşıyoruz bugünlerde. Burada anlatmak zorunda kalmak bile yoruyor insanın ruhunu.
Hastane koridorları yüzlerce hasta ve yakınlarının yığıldığı karmaşa yumağına dönmüş. Her dakika bir sıra kavgası, her dakika bir doktorla hasta yakını kavgası, gürültü, tantana... Çoğu kullanım alanı harabeye dönmüş, tuvaletler kırık dökük ve hijyenden uzak.
Bir türlü iyileşemeyen hastalar defalarca hastaneye gidip geliyor. Defalarca aynı tetkikleri yapılıyor. Tomografi, MR, Röntgen cihazlarına girip çıkmaktan neredeyse kanser olacak hale gelmişler. Bırakın iyileşmeyi, hastaneye gide gele yeni hastalıklar kapacak duruma gelinmiş. Bu yanlış işlerin kişilere ve sağlık sistemine getirdiği parasal yük de cabası.
Randevu almak haftalar, aylar sürebiliyor. Hiçbir hasta tatmin olmuş ya da iyileşmiş olarak evine dönemiyor. Doktorlar kendilerine tanınan hasta kotasını doldurmak zorunda. Beş dakikada bir hastaya bakmak zorunda bırakılmaktan bunalmış halde. Çoğu zaten kovulma duygusuyla Avrupa ülkelerine gitmiş ya da gitmenin hazırlığında.
Gelişmemiş yabancı ülkelerden gelen bazı kişilere Tıp Fakültelerine kolaylıkla girme ve kolaylıkla doktor olma hakkı verilmiş. Dilimizi bilmeyen insanlar doktor diye karşımıza çıkabiliyor. Çoğu zaman aynı dilde bile anlaşamıyor ve aramızda sağlıklı iletişim kuramıyorken bu yabancılarla sağlığımız konusunda nasıl anlaşacağız, onlara nasıl güveneceğiz?
Üstüne bir de ülkemizde son zamanlarda yükselen değer(!) olarak sahtelik furyasından doktorlar da payına düşeni almış. Sahte doktorların ameliyata bile girdiğini görüyoruz haberlerde. Sahte diplomalılar, çalıntı sınav sorularıyla ve kopya ile üniversiteye yerleşenler de artık hepimizin bildiği şeyler.
Peki, biz canımızı sokakta mı bulduk? Bu kadar ucuz mu insan hayatı?
Günümüzde evet. Ülkemizde evet. Çok ucuz.
Bizi kıskandıkları iddia edilen Avrupa ülkelerinden gelmiş bir turist Antalya’da bir otelde hastalansa ya da küçük bir kaza geçirse ne olur, biliyor musunuz? Birkaç saat içerisinde bir ambulans uçak ya da helikopter gelir ve onu ülkesindeki sağlık kuruluşuna götürür.
Bizler hastane kuyruklarında can çekişirken insana değer veren Avrupa’da olan budur.
Kısacası, milenyumun ilk çeyreğini tamamladığımız bu günlerde bu ülkede ne hastamızın ne sağlık personelimizin ne de doktorumuzun hiçbir değeri yoktur.
Hiçbiri mutlu değildir. Mutsuz insanların oluşturduğu bir sistemden iyi haberler alamazsınız. Her gün bir skandal, her gün bir facia, her gün bir aptallıktan başka bir şey beklemeyin.
Akşam haberleri sağlık sisteminin ürettiği skandallardan geçilmiyor.
Ameliyat Masasında Stend Pazarlığı, Radyoaktif Skandalı, Acil Serviste Sapık Skandalı, Bıçak Parası Skandalı, Whatsapp Grubunda Hastalarla İlgili Müstehcen Yazışmalar Skandalı, Yenidoğan Çetesi Olayı, Sağlıkta Göz Çetesi, Sahte Rapor Çeteleri, İlaç Mümessilleri Olayları, Tıbbi Cihaz Alımları, Hasta Garantili Hastaneler, Sağlık Bakanlarının Özel Hastane Zincirine Sahip Olması,..
Bu üzücü haberlerin en son halkası ise Konya’daki bir devlet hastanesinde bir doktorun ağzından dökülen sözler oldu.
“TEŞHİRCİLERİ MUAYENE ETMİYORUM, ÇIKIN LÜTFEN!”
Sosyal medyada paylaşılan video ile öğrendik böyle bir doktorun var olduğunu ve böyle sözler ettiğini. Sonrasında, Konya İl Sağlık Müdürlüğü ve Konya Valiliği tarafından konuyla ilgili soruşturma açılmış.
Bunu da gördük ya, geriye ne kaldı acaba?
Türk Tabipler Birliği (TBB), konuyla ilgili bir basın açıklaması yaptı. Özetle “Ayrımcı açıklama ve tutumlar hekimlik ahlak değerlerinin açık ihlalidir, kabul edilemez!” denildi. Hekimlik Andı hatırlatıldı.
“Görevimle hastam arasına; yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime (…), Hastamın özerkliğine ve onuruna saygı göstereceğime (…)”
Açıklamada; tüm meslek ahlakı kuralları gibi bu kuralların da var edilme nedeninin, toplumun mesleğe ve mesleği uygulayanlara güven duymalarını sağlamak olduğu vurgulandı.
İşte olayın en önemli yeri burasıdır. Eğer doktora da güvenmezsek, kime güvenebiliriz?
Sağlık skandalları bireyde ve toplumda onarılması güç yaralar açıyor. Devlete ve kurumlara güvensizlik yayılıyor. Ortaya çıkan travmatik sonuçlarla baş etmek zor.
Hatırlarsınız; bir sokak röportajında bir vatandaş konuşuyordu. Geçmişte doktor tarafından azarlandığını söyledikten sonra şu cümleler dökülmüştü ağzından:
“ŞU AN BİZ DOKTOR DÖVÜYORUZ. ŞU AN DOKTORLARI BEĞENMİYORUZ, DÖVÜYORUZ. BUNUN ÖTESİ MÖTESİ YOK!”
Bu sözler unutulmaz.
“TEŞHİRCİLERİ MUAYENE ETMİYORUM, ÇIKIN LÜTFEN!”
Bu sözler de unutulmaz.
Doktor seviyesinde ‘çıplaksın, teşhircisin’ diyerek ahlak bekçiliği yapan kafa ile doktor dövmekle övünen kafa aynı kafa. Aynı zehirli tarlanın aynı zehirli meyvesi. İkisi de bize ait olmayan ilkel kabile söylemleri. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşadığını unutmuş cahil lafları bunlar.
Sağlığın önemini ne kadar güçlü ifadelerle anlatsak; doktorların ve diğer sağlık personellerinin fedakarlıklarını, gayretlerini ne kadar anlatsak; sağlık sisteminin nasıl bozulduğunu, işlerin nasıl olup da bu kadar kötüye götürüldüğünü hiç durmadan anlatsak da bu olasılık dışı olayın gerçekleşmiş olması gerçeğini kabullenmekte yine de zorlanırız.
Çünkü böyle bir olay olmaz. Olamaz.
Olayın bir tarafında doktor ve diğer tarafında hasta varsa böyle bir olay olamaz. Olayın bir tarafında doktor diğer tarafında kadın varsa böyle bir olay olamaz.
Yine de oldu, olur, olacak diyen varsa buralarda mide bulandırmayıp, özlediği o zehirli tarlalara gidip oralarda istediğini muayene edip istediğini reddetmesini öneriyoruz.