Pandemi sürecinde tarımsal üretimin, gıdaya ve suya erişimin insan hayatı için ne kadar hayati olduğunu yaşayarak gördük. Aslında bunu bildiğimizi zannediyorduk; hatta siyasi figürlerin de bu gerçeği kavradığını düşünmek istedik
Oysa pandemi bitti, ders alınmadı. Bir kez daha hatırlatmak gerekiyor: Yol olmadan, köprü olmadan, beton dökülmeden insanlar yaşayabilir; ama su ve gıda olmadan yaşayamaz. Pandemi sonrasında kaleme aldığım yazılarda, genç nüfusun şehirlerden uzaklaşıp yeniden tarıma yönelmesini beklediğimi ifade etmiştim. Ne yazık ki yanıldım. Bugün gelinen noktada süreç tersine işliyor. Tarımsal ürün fiyatlarındaki istikrarsızlık, yaş ortalaması 57–60 bandına dayanmış çiftçilerin bile üretimden çekilmesine neden oluyor. Bu tablo, sadece çiftçinin değil, yıllardır tarımı yönettiğini iddia eden siyasi kadroların da iflasıdır. Tarımsal planlama yok, vizyon yok, uzun vadeli hedef yok. Bu artık bir tespit değil, acı bir gerçek.
Tarım ve Orman Bakanlığı bütçe görüşmelerinde, Ziraat Mühendisleri Odası eski Genel Başkanı Gökhan Günaydın’ın açıkladığı rakamlar aslında her şeyi özetliyor. Türkiye yılda yaklaşık 10 milyon ton buğday ithal ediyor. Bunun 7 milyon tonu, işlenmiş ürün olarak ihraç ediliyor; kalan 3 milyon ton ise iç tüketim için. Yani bu ülke, son 20 yılda buğdayda kendi kendine yetme kabiliyetini kaybetmiş durumda. Buna rağmen hâlâ kürsülerden “tarımda güçlüyüz” söylemi duyabiliyoruz. Rakamlar ortadayken bu söylem, ya cehalettir ya da bilinçli bir yanıltmadır.
Hayvancılıkta tablo daha da vahim. Karkas et ithalatı, canlı hayvan ithalatı, sınırdan kaçak sokulan hayvanlar… Türkiye artık üretici değil, ithalatçı bir ülke. Nüfus artarken büyükbaş hayvan varlığı yerinde saymış, küçükbaş hayvan sayısı azalmış. Bu sonuç, sadece piyasanın değil; yıllardır tarımı masa başında yöneten siyasi iradenin eseridir.
Oysa yapılması gereken son derece açıktı. Nüfus artış hızına göre hayvansal üretimi artırmak, hatta bunu aşacak hedefler koymaktı. Böylece arz fazlası oluşacak, ihracatçı bir yapıya geçilecekti. Hayvancılıktaki artış yem ihtiyacını artıracak, bu da tahıl ekim alanlarını genişletecek ve toplam tarımsal üretimi yukarı çekecekti. Yani zincirleme bir kalkınma mümkünken, bu bilinçli olarak tercih edilmedi.
Bunun yerine bazı siyasi figürler çıkıp yıllarca şunu söyledi:
“Paramız var, ithal ederiz.”
İşte bu cümle, Türkiye tarımının neden bu halde olduğunun kısa özetidir. Bu yaklaşım ne vizyondur ne de politika; bu yaklaşım geleceği ipotek altına almaktır. Üretim olmadan paranın hiçbir anlamı olmadığını, gıda krizleri kapıya dayandığında herkes çok daha net anlayacak. Ama o gün geldiğinde, bedeli sadece bu sözleri söyleyenler değil, 83 milyon insan ödeyecek.