1984 yılında koruma altındaki tarihi Kaleiçi, Dünya Turizm Yazarları ve Gazeteciler Konfederasyonu tarafından “Turizmin Oscarı” olarak kabul edilen “Altın Elma Ödülü’ne layık görülmüştü.
Yani bir zamanlar dünya turizminin en prestijli ödülü verildi bu şehre.
Turizmin Oscarı: Altın Elma.
Kime verildi?
Antalya’ya.
Nesi için?
Kaleiçi için.
Yani şu an nargile dumanı ve disco müzikleri ve bakımsız sokakları ile can çekişen bu mahalleye.
***
Tarihi evlerin restorasyonları bitirilecekti
Sanat sokakları olacaktı.
Kültür yaşatılacaktı.
Oldu mu? Bazen ve de kısa sürelerle. Ama yeterli ve kapsamlı değildi tabii.
Olmadı.
Çünkü rant, tarihi yedi.
Çünkü kültür yerine kâr sevildi.
***
Bugün Kaleiçi ne?
Pansiyon kılığında adeta gelişigüzel barlar ve pansiyonlar bölgesi.
Tarihi sokak kılığında, içkili eğlence bandı.
Geceleri sarhoş, gündüzleri yorgun.
Evler çökmüş, hikâyeler susmuş.
Çocuk sesi yok.
Yaşlı yok.
Oraya ruhunu veren yerli halk kaybolmuş.
Tabelalar İngilizce, ama hikâyeler çöpe gitmiş.
Çöp dediysem mecaz değil.
Gerçekten çöp.
Çöp kutusu yok, yerler bira şişeleri ve izmarit dolu.
***
Ve en kötüsü:
Kimse rahatsız değil.
Sanki olması gereken buymuş gibi bakıyor herkes.
***
Kaleiçi artık “bizim” değil.
Sadece “iş yapanların” yeri.
Tarihi yaşatanlar değil, satanlar kazandı.
***
Peki ne yapıldı bu duruma karşı?
Hiçbir şey.
Bir alkışla ödül verildi,
Bir susuşla adeta mezara gömüldü.
***
Altın Elma maalesef kurtlandı.
Çünkü elmanın kabuğuna baktılar, içini hiç kontrol etmediler.
Çünkü süslü broşürlere baktılar, duvarın arkasındaki çöküşü görmediler.
***
Ve sonunda…
Bir medeniyet,
Bir mahalle,
Bir hafıza…
Gece 3’te çalınan DJ setin bass sesiyle yerle bir edildi.
***
Burası Antalya’nın aynasıydı.
Şimdi sadece içki buğusunda puslu bir cam kaldı elimizde.
İsteyen bakar, isteyen döner arkasını.
Müşteri gibi pazarladılar.
Kaleiçi'ni yaşatamadılar…
Tükettiler.
***
Ama ben her baktığımda hâlâ o eski Kaleiçi’ni görüyorum...
Taş duvarlarında tarih, pencerelerinde anne sesi yankılanan Kaleiçi’ni.
Çocukların koşturduğu, bahçesinde limon çiçeği kokan, soba borusundan duman tüten Kaleiçi’ni.
Herkesin birbirini tanıdığı, kapıların kilitlenmediği, kapı önlerinde bağdaş kurularak yapılan tatlı sohbetleri, geceleri sessiz, gündüzleri neşeli olan Kaleiçi’ni.
***
Bugün o sokaklarda tarih değil, İngilizce tabelalar var.
Yaşam değil, menü var.
Ama ben hâlâ, o duvarlara sinmiş hikâyeleri hissediyor ve özlüyorum .