Antalya’yı “güneşin ve denizin başkenti” sanıyorduk. Oysa 2025 yazı, bize başka bir gerçeği fısıldadı: Bu cennet, suyun tükenişiyle kararan bir tabloya evriliyor. Baraj doluluk oranı Ağustos’ta %42,2’ye geriledi. Bir önceki yıla göre 10,7 puanlık düşüş, su rezervlerimizin alarm verdiğini ilan ediyor.
Şimdi gelin, önümüzdeki beş yılı bir senaryo kurgusuyla öngörmeye çalışalım.
2026–2028: Kırılma Noktası
Yaz sıcakları 42–44 °C’ye dayanırken, buharlaşma kayıpları baraj ve göletlerdeki suyun %20’sini yutacak.
Turizm sezonu, iklim değişikliğiyle mayıstan kasıma uzayacak; otellerin ve golf sahalarının su talebi artacak. Kuş uçmaz kervan geçmez sezon öncesi, yeraltı kuyuları kurumaya başlayacak.
Yeraltı su seviyesi düşecek; Konyaaltı ve Lara kıyılarında tuzlanma riski, tarım arazilerini yer yer çorak topraklara çevirecek. Zeytinlikler, turunçgil bahçeleri kuraklıktan solacak.
2029: “Su Fakiri” Dönemi
Türkiye’nin kişi başı yıllık kullanılabilir su miktarı 1000 m³’ün altına inerek “su fakiri” kategorisini resmileştirecek. Antalya’da bu eşiğe çoktan varıldığından, yaşamın her alanında su kısıtlamaları uygulanacak.
Otel ve turistik tesisler, günlük su tahsisini kişi başı 100 litreyle sınırlamak zorunda kalacak. Havuzlar kapanacak, peyzajlar susuz çiçek bahçelerine dönüşecek. Turistler “su kıtası” deneyimini tatsız hatıralarla bırakacak.
Kent içine göç eden kırsal nüfus, suyun pahalı hâle gelmesiyle yeni yerleşim arayacak; kent merkezinde sosyal gerilimler artacak.
2030 ve Ötesi: Yaşam Mücadelesi
Tarım ve turizm rekabeti su kaynaklarını paylaşamayıp, arz fazlası talebin gölgesinde kalacak. Seracılık faaliyetleri kısmen kapanacak, meyve-sebze fiyatları katlanacak.
Gündelik su tüketimi mecburi su molalarıyla düzenlenecek; haftanın belirli günleri su kesintileri yaşanacak. Akıllı sayaç uygulamasıyla her damla izlenecek.
Antalya’nın turizm markası, “susuz dönem deneyimi” ne dönüşürken, mevsimlik su göçü bölgenin ekolojik kimliğini değiştirecek.
Çözüm Beton Yerine Doğaya Dönmek Olabilir.
Bu karanlık senaryoyu değiştirmek, yeni barajlara değil, zihniyet dönüşümüne ve doğayı onarmaya bağlı olacak. Bu konuda yapılması gerekenlere şöyle bir göz atalım o zaman.
Doğal altyapı desteklenmeli. Sulak alanlar, meralar, ormanlar “can suyu” olarak restore edilmeli. Her dönemin en etkili barajı, sağlıklı toprak ve ağaçlardır.
Turizm dönüştürülmeli. Gri su geri dönüşümü ve yağmur suyu hasadı, turistik tesisi su tasarrufu laboratuvarına çevrilmesi. Misafire “Ekolojik Antalya” deneyimi sunulması vb.
Yeraltı suyu yönetimi uygulanmalı. Kuyuların çekim miktarları yasal sınırlarla korunsun. Tuzlanan araziler, yeniden tatlı suya kavuşacak rejeneratif tarım projeleriyle buluşturulsun.
Toplumsal seferberlik başlatılmalı. Her mahallede “su bekçisi” gönüllüler yetiştirilsin. Hane hane tasarruf, okul okul yeşil çatı uygulamalarıyla yaygınlaşsın.
Antalya’nın geleceği, suyun kıymetini şimdiden bilen ve ona göre yaşayan bir toplumla şekillenecek. Yoksa 2030’da bu cennet, susuzluğun başkenti olarak anılacak. Gökyüzü hâlâ masmavi olabilir; ama o mavi, altında kuruyan bir umut barındırıyorsa, geriye dönüş yok demektir.
Antalya’nın su senaryosunu değiştirmek elimizde: Işığın tadını kurutmadan sürdürecek bir vizyonla hareket etmek, yalnızca bugünü değil, yarını da kurtaracaktır.