Merhaba, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan “İki nehir arasındaki topraklar” olarak adlandırılan Mezopotamya’ya ilk ismini Antik Yunanlılar vermiş.
Bölgedeki ilk şehir uygarlığı ise M.Ö. 4000 civarında güney Mezopotamya’da Sümerler tarafından kurulmuş. Cezire olarak da bilinen yukarı Mezopotamya, Bağdat’a kazar uzanan bölge olurken aşağı Mezopotamya Bağdat’tan Basra Körfezi’ne kadar uzanan bölge olarak belirlenmiş.
Ülkemiz sınırları içinde farklı din, dil ve kültüre mensup vatandaşların birlikte yaşadığı Mezopotamya bölgesinde, Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illeri bulunmakta. Medeniyetin başladığı yerde ışığın ilk parladığı yerdeyiz kısacası…
Sergi nedeniyle gittiğim Mardin’de sergi sonrası çok merak ettiğim Mardin ve çevresini gezme fırsatım oldu. Mardin’in Abbaralara çıkan tarihi sokaklarından, 12 bin yıl öncesine tarihin sıfır noktası olan Göbeklitepe’ye, Göbeklitepe’den yaklaşık 200 yıllık Harran Kümbet evlerine, Nusaybin’de bulunan dünyanın ilk üniversitesine, Dara Antik kentinden artık kimsenin yaşamadığı Ezidi köylerine, kiliselere, tarihi mekanlara derken insan aklının alamayacağı kadar estetik yerlerde farklı kültürlerin izlerini bir arada görme şansım oldu. Önceki yazımda hiç gelmek istemediğim yerler listesinde demiştim ya inanın hiç gelmek istemedim o büyüyü bırakıp.
Bir arada üst üste katmalaşan, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan Mardin MÖ. 50.000’den günümüze kuzey Mezopotamya’nın en önemli kentlerinden biri. Mardin’de uyandığım her bir gün sanki başka bir gezegene doğmuş gibi hissettim. Rüzgarın antik fısıltısı tüm Mezopotamya’yı etkisi altına alırken derinlerde olan ve hala gün ışığına çıkmayan tarihi gerçekliğin tedirginliğini de hissediyorsunuz. Ya da ben hep o hisle birlikte nefes aldım Mardin günlerimde.
Bilgisayar ekranından izlediğim belgeseller, yaptığım araştırmalar, merakla dinlediğim arkeologlar derken günler günleri kovaladı ve inanılmaz bir şekilde Göbeklitepe’nin yokuşlu ve sıcak yolundaydım. Birazdan kendi gözlerimle tarihe tanıklık etmenin heyecanını yaşayacak ve kulağıma sürekli bir şeyler fısıldayan rüzgarın anlattıklarını görecektim. Ağustos sıcağında Göbeklitepe’de olmak ne kadar büyük şanssızlık diye düşünürken sonbahar ve bahar aylarında insan kalabalığından rahat rahat hiçbir yerin gezilemeyeceğini yaşayanlardan öğrenince, keyifle gezmenin mutluluğuyla sıcağı bile umursamadım desem yeridir.
Kuşların T biçimli sütunların üzerinde oturduğu ve kedilerin tüm tarihin içinde sessiz adımlarla yürüdüğü Göbeklitepe’de kazı çalışmaları devam ediyordu. Sıcak havada yavaş hareketlerle tarihi incitmeden gün ışığına çıkarmak isteyen arkeologların işi gerçekten çok zordu. Ve Göbeklitepe aslında tam 12 tepeydi. İnsanın ömrü yetmez bu kazı sonuçlarını öğrenmeye ama belli mi olur bu dünyadan gitmeden en önemlisini duyarız belki değil mi?
İnanç ve Kültür Merkezi Göbeklitepe’yi yüksek tel örgülere yaslanmış tepeden izlerken hayal kurmaya çalıştım. Bu desenler, sütunların şekilleri, kendi içinde farklı dairelerden oluşan döngü, birçok farklı hayat ama en çok o muhteşem desenleri taşa aktaran sanatçıyı/sanatçıları merak ettim. Pürüzsüz bir işçilikle 12 bin yıl öncesinden dimdik ayakta duran bir tarihe bakıyordum. Göbeklitepe’ye dokunmak için sütunun üzerinde ki kuş olmayı çok isterdim…
Dört kutsal kitaba göre 6/7 bin yıl önce yaşamış herkes Adem ve Havva’nın çocuklarıyken 12 bin yıllık Göbeklitepe insanlığın tüm ezberini bozmuş görünüyor. Şanlıurfa’da koyunlarını otlatan bir çoban tarafından ilk izleri bulunan Göbeklitepe kazıları ilk 1995 yılında başlamış. Ve daha uzun yıllarda süreceğe benziyor. Her çıkan parçanın başka bir bilineni değiştirdiği Göbeklitepe belki de tüm tarihlerin yeniden yazılmasını sağlayacak.
Kazının yapıldığı alana giden tahtadan yapılmış yol, kenarda çalışan işçiler, hemen yanda sanki benim içimde de binlerce bilgi var diyen küçük bir tepe. Ve sıcağa rağmen tatlı bir rüzgar… Çevrilen kazı alanının yanı sıra dışarıda da sürdürülen kazı çalışmalarında genç arkeologlar iş başında.
Tarihin sessiz bilgeliğinde saklanmış bilgileri fısıldayan rüzgarla, hüzünle ayrıldım Göbeklitepe’den. İnsanın içine huzur veren sessizliğin içinde herkese ayrı bir enerji yüklüyordu sanki Göbeklitepe. 2025 yılından baktığım ama dokunamadığım 12 bin yıllık tarihin büyüsüyle, beynime yerleştirdiğim anılarla veda ettim Göbeklitepe’ye…
3000 yıl önce yazılmış Likya şiirinde olduğu gibi;
Beni bulamazsan üzülme,
Eşyalarımı bulacaksın.
Kestiğim taşları, açtığım yolları,
İşlediğim heykelleri bulacaksın.
Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden,
Parmak izlerimiz değecek birbirine...
Atalarımızın bize bıraktığı bilgilerin gün ışığına çıkmasını bekleyen sabırsız yanımla, dokunmak isterdim atalarımın parmak izlerine bir sütunun deseninde. Ama dokunamasam da içimde hissettim rüzgarın fısıltısıyla. Göbeklitepe…
Şanıurfa’nın Haliliye ilçesine bağlı Örencik mahallesinden ayrılmayı hiç istemedim ama dünya zaman saati farklı işliyor. Mardin’e dönmek ve yeni yerleri keşfe çıkmak için dinlenmek lazımdı. Sessizce veda ettim Göbeklitepe’ye, Mardin’e doğru yol alırken.
Dünya sahnesinde kısacık bir an bir görünen tarihi anlara tanıklık etmenin mutluluğuyla. Mezopotamya güncesi devam edecek…
Her değişime ayak uyduran doğanın bilgeliği ve sanatın ışığında yeniden görüşene dek sağlıkla ve sevgiyle…