Türkiye’de 30’tan fazla ilin müzelerini gezdim. Çoğunda tek ziyaretçi bendim. Yani halkımızın genelinde müzelere karşı hiçbir ilgi yoktur.
Onun için Türkiye’de Müzeler yıllar yılı içimde bir sancıdır. Benalüx ülkelerinde en az otuz müze gezdim, hepsinin toplam arkeolojik eser zenginliği Burdur Müzesi kadar değil. Ama bizde ne bu eserleri sergileyecek sayıda müzeler ne salonlar ne de bunu pazarlama yeterliliğine ve istekliliğine sahip bir personeli vardır.
Geçmiş yıllarda bir müze ziyaretimde gözlediğim ilgisizlik üzerine Müze Müdürü ile görüşmek istedim. Ziyaretçi sayısının artırılması, halkta müzelere karşı ilgi uyandırılması, okullara girilmesi ve Avrupa ülkelerinde bu yönde yapılan çalışmalarla ilgili görüş ve düşüncelerimi aktaracaktım.
Görüştüğüm kişi, “Müdür Bey çok meşgul, önerilerinizi bana anlatabilirsiniz” dedi. Anlattığım zaman da yazışmaların çokluğunu söyledi. Atama, tayin terfi, tahkikat vs. Yani müzede personel olmasa iş de olmayacak. Çünkü bu anlatımdan, iş denilen şeyin, personelin kendi özlük haklarıyla ilgili yazışmalar olduğu anlaşılıyor.
Sonuç olarak, personel bürokratik yazışmalarla baş edememektedir. Eserler depolara hapsolmuş paslanmaktadır. Ziyaretçi sayısı çok az olduğu halde personelde, sanki bir bezginlik sezilmekte, gelen ziyaretçi kendini rahat hissedememektedir.
Burdur Müzesindeki eserlerle Avrupa’da on tane standart müze donatılabilir. Fakat ne var ki müze binaları ve çok sayıda eser olması da müzecilikte başarı için yeterli değildir. Bunun sergileme salonları, sunumu ve sunumu yapacak personel de çok önemlidir. Türkiye’de eser bolluğu, sunum sıfır olunca hiçbir anlam taşımamaktadır. Avrupa’da müzeler darphane gibi çalışmaktadır ve giriş ücretleri çok yüksektir. Amsterdam şehrinde gittiğim en az on müze içinde giriş ücreti on Avrodan az olanı yoktu. Ve hiç birisinde de doğru dürüst arkeolojik bir eser de yoktu. Genellikle resimler, teknolojinin kullanıldığı gösteriler vs. ile müzeler, cazibe merkezi haline getirilmiştir.
Bu yıl içinde Burdur Müzesini iki kez ziyaret ettim ve bir hayli gelişme gördüm. Fakat ne yazık ki beş altı sene önce Burdur Müzesi için yazdıklarım, 2010 Yılında bugün Manisa Müzesi için de aynen geçerlidir.
Fakat Manisa Müzesine geçmeden önce müzelerin arka bahçesi konumundaki antik kentlere değinmek istiyorum. Örneğin Manisa Müzesinin arka bahçesi olan Sart antik kentinden başlayarak antik kentlerdeki yağma ve talana değinmek istiyorum. Antik kentlerden sonra yine müzelerin sorunlarına ve çözüm olarak yabancı personel çalıştırmaktan müzelerin özelleştirilmesine dek müze sorunlarını tekrar ele alacağım.