İzmir çok büyümüş, nüfusu üç milyona yaklaşmış, otoyollar ve yeni otogar yapılmış; ama ne yapılırsa yapılsın, buralardan bakılınca, İzmir’in eski tadı kalmamış.

Otogar ve çevresi, Ortadoğu’da yoksul bir çöl kasabasını andırıyor, varoş mu, sanayi mi, çöplük mü belli değildi. Kısacası otogar şehrin ilk girişi, şehirle ilgili ilk intiba, ilk veri ve bu da oldukça kötüyse, düzelt bakalım düzeltebilirsen imajı şimdi.

Merkeze doğru trafik sıkışacağına rahatlıyor. Alt ve üst geçitler, otoyollar trafiğin akışını sağlıyor. Ama bunlar hem çok çirkin birer beton yığınını andırıyor ve hem de bu yollardan çıkınca, trafik tekrar sıkışıp kalıyor. Çünkü semt içi yollar trafiği kaldırmıyor. Örneğin, yetmişli yılların ortalarında, Gürçeşme’den şimdiki Buca merkeze dek ova ve ortasında yalnızca bir cezaevi vardı.

Buralar şimdi tamamen dolmuş, nüfus yüz binleri geçmiş, ama yolları planlayanlar, Anadolu kırsalında üç-beş bin nüfuslu bir kasaba plancısı kadar yol bırakmamışlar. Yani İzmir de olmuş şimdi yol sokak ve yeşil alanlarda cimri, tam bir Türkiye şehri.

İzmir’de güzellikler ise yine eskisi gibi körfez çevresinde. Üstelik körfez temiz, kokusuz ve gerçek bir deniz olmuş. Alsancak, Karşıyaka arası ulaşım çok güzel. Konak meydanı ve iskele de denize ilerleyerek, güzel yeşil alanlar yaratılmış. Aynı biçimde Karşıyaka sahilinde de parklar bahçeler ve içinde cıvıl cıvıl insanlar. Ama sanki denizden ödünç alınmış.

Doğrusu ülkemizin kentleşme anlayışına egemen olan, her güzel yapılan bir şeye karşılık, iki yanlış olgusu, İzmir’de de kendini gösteriyordu. Ama Konak’tan ya da bir vapurun güvertesinden bakıldığında, İzmir’in o kendine has, gizemli güzelliğini iliklerinize dek hissedebiliyorsunuz. Kendinizi sevgi dolu, mutlu ve güzel duygular içinde buluyorsunuz. Körfez civarından baktığınız zaman İzmir’i İzmir yapan sihir ve büyünün içinde sarhoş olup, kaybolup gidiyorsunuz. 05.05.2010